|
Fethin görünmez
mimari Aksemseddin Hazretleri
Aksemseddin;
Hazret-i Ebûbekir’in evladindan, Sihâbüddin Sühreverdi’nin
torunudur. Babasi Seyh Hamza (Kurtbogan adiyla meshurdur) âlim
biridir ve oglunu mükemmel yetistirir. Mübarek, dudak uçuklatacak
kadar zekidir. Hizli ilerler ve genç yasta müderris olur. Osmancik
medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatiri sayilir bir
âlimdir, ancak isin hâkikatina varmak ister. Bunun tek yolu vardir
”ledün ilminde mütehassis bir velinin” huzurunda diz çökmek.
Arar, sorar, istihareye yatar. Zihninde iki isim berraklasir.
Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki Zeynüddin Hafi Hazretleridir.
Digeri Ankara’daki Haci Bayram-i Veli. Aksemseddin yakindan baslar.
Önce Ankara’ya gider. Ancak Haci Bayram Hazretlerini kapi kapi
teberrû toplarken görür ve yikilir. Nedenini, niçinini sormaz bile,
oraciktan döner, yürür Hâlep’e. Ancak yolda gördügü rüyalarda,
nasibinin Haci Bayram elinden oldugu isaret edilir. Hatta
zincirlerle çekilir ki, uyandiginda izi vardir boynunda. Saskinlik
ve pismanlik içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi orak tirpan
çalisirken bulur. Mübârek garibin birine yardim eder ki kan ter
içindedir. Aksemseddin bin pismandir, boyun büker... Ve kavusur
affa.
Haci Bayram Hazretleri bu mütevazi talebesini çok sever, O'na hususi
bir ihtimam gösterir. Aksemseddin ayrica iyi bir hekimdir de.
Pastör’den asirlar evvel hastalığa sebep olan mikroplari ve
karantinanin mantigini anlatir. Hatta o yillarda ”seretan” adiyla
bilinen kanseri teshis eder.
Istanbul’un kusatildigi günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri
ordugâha davet eder. Hepsi mükemmel insanlardir, ancak
Aksemseddin’le aralarinda anlatilmaz bir muhabbet baslar. Nedendir
bilinmez bu akça pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse
kani kaynar.
Istanbul gibi bir sehri almak kolay degildir. Dev surlar, haçli
yardimlari, derin hendekler, asilmaz zincirler, Rum atesi denen bela
ve güçlü düsman. Bunlar bilinen seylerdir ve Fatih herbirine tedbir
düsünür.
YEMEGI IÇMEYI UNUTUR
Ancak, bazi komutanlar (ki bir çogu baba emanetidir) zafere
inanmazlar. Açiktan açiga ”Bu devletin askerine, akçesine yazik
degil mi canim?” derler, ”Maceranin sirasi mi simdi?”
Genç sultani Bizansla bogusmak degil, yanindakilerle ugrasmak yorar.
Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dagitir. Kendini fena yipratir. Geceler
boyu aglar ki yastigi hiç kurumaz. Muhasara baslayali 50 gün geçer,
lâkin gözle görülür bir ilerleme yoktur . Rumlar yikilan surlari
aninda yapar, o acaib atesleri ile zemini degil, suyu bile yakarlar.
Fidan gibi yigitler ardarda düserler topraga. Sultan Mehmed
kalabaliklar içinde yalnizdir. Hatta zaman zaman kusatmayi
kaldirmayi düsünür.
Aksemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur. ”Sakin ha!”
der, ”Asla vazgeçme!” Zira o, müjdeyi Hizir Aleyhisselam’dan alir.
Zaferden zerre kadar süphesi yoktur. Sehir düsünce, Fatih derin bir
nefes alir, büyük güç ve itibar kazanir. Genç sultanin simdi tek
arzusu vardir. Mihmandâri Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini
bulmak.
Aksemseddin Hazretleri kusatmanin sürdügü siralarda türbenin
bulundugu noktaya bir nur indigini görür. Fatih’i o mahalle götürür.
Kisa bir murakabenin ardindan iki çinar dalini topraga diker ve
kendinden emin bir ifadeyle. ”Büyük sahabe bunlarin arasinda yatiyor!”
der. Ancak etraftan ”ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri
padisaha akil ögretirler. ”Bu dallari baska bir yere diktir bakalim”
derler, ”ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar,
hatta ilk isaret edilen yer kaybolmasin diye mührünü gömdürür. Ama
Aksemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk
gösterdigi noktaya yönelir. Hatta bir ara durur ”Sultanimizin mührü”
der, ”Ne ariyor orada?”
Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartisilacak, süpheye mahal birakmaz.
”Kazin!” buyururlar. Topragin bir kulaç altindan yesil somaki bir
tas çikar. Üstünde kûfi harflerle ”Hâzâ kabri Halid bin Zeyd”
yazilidir. Kalabalik bir hos olur. Derhal türbe ve mescid
hazirliklarina girisirler.
KAÇIS
Günler geçer, Fatih, Aksemseddin Hazretleri’ne sikça gelip gitmeye
baslar. Öyle ki devlet isleri oyuncak gelir gözüne. Sarayi, otagi
birakip dösegi tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün ”N’olur”
der, ”Beni de dervisleriniz arasina alin”.
Aksemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim
birden ciddilesir, celalli bir edayla ”Hayir!” der,
”Osmanogullarinin dervise degil, sultana ihtiyaci var!”
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanir. Yine gelecek, hem bu kez israr
edecektir. Buna firsat vermez. Pilisini pirtisini toplamadan
uzaklasir Istanbul’dan. O yillarda kus uçmaz, kervan geçmez bir
kuytu olan Tarakli’ya çekilir, sonra Göynük civarlarina yerlesir,
kendi halinde talebe yetistirir. Ama dualari Fatih’le birliktedir.
Göçemedin gitti yani...
Aksemseddin Hazretleri birgün oglunu (4 yasindaki Hamdi Çelebi)
dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara
hanimina döner. ”Biliyor musun?” der, ”Aslinda dünyanin mihneti,
zahmeti çekilmez ama suncagizin yetim kalmasina dayanamam. Yoksa
çoktaaan göçerdim!” Hanimi omuz silker. ”Amaaan efendi” der, ”sen de
göçemedin gitti yani.” Mübarek "Iyi öyleyse!” deyip kalkar.
Göynüklülerle helallesir ve mescide çekilir. Talebelerine ”okuyun”
buyururlar. Bir ara gözleri kapanir, yüzü aydinlanir. Kollari yana
düser ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarina. Müridleri eve
kosarlar ”Basiniz sagolsun.” derler, "Efendi göçtü!"
*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-**-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Akşemşettin
Hazretleri
İstanbul'un mânevî fâtihi, büyük âlim, üstad, hekim ve velî.
Asıl ismi Muhammed bin Hamzâ, lakabı Akşeyh'tir. Evliyânın
büyüklerinden Şihâbüddîn Sühreverdî'nin neslindendir. Soyu, hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk'a ulaşır. Hacı Bayram-ı Velî'nin, ona; '"Beyaz
(ak) bir insan olan Zeyd'den, insan cinsinin karanlıklarını söküp
atmakta güçlük çekmedin." demesi sebebiyle, "Akşemseddîn" lakabı
verilmiştir. Saçının, sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesi
sebebiyle"Akşemseddîn" denildiği de rivâyet edilmiştir.
1390 (H.792) senesinde Şam'da doğdu. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi
ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu'ya gelip Amasya'nın Kavak
nâhiyesine yerleşti. Bir süre sonra babası vefât etti.
Akşemseddîn'in babası da âlim ve velî idi. Babası vefât edip, defn
olunduğu günün gecesi bir kurt gelip kabrini açtı. Bu kurt, o
beldeye musallat olmuştu. Yeni mezarları bulur ve ölüyü mezardan
çıkararak parçalardı. Şeyh Hamza'yı da parçalamak ve yemek
istemişti. Fakat Şeyh Hamza, mübârek elini uzatarak, o kurdu
boğazından sıkıp öldürdü. Ertesi sabah ziyârete gelen halk, kurdu
ölü, Şeyh Hamza'nın elini de mezardan çıkmış buldular. Hâl sâhibi
biri;
"Kurda değdiği için, Şeyh Hamza'nın mübârek elinin yıkanması
lâzımdır." dedi. Elini yıkadılar. El, hemen içeri çekildi. O günden
beri Akşemseddîn'in babası, Kurtboğan lakabı ile meşhûr oldu.
Akşemseddîn, babasının vefâtından sonra tahsîline devâm ederek,
sarf, nahiv, mantık, meânî, belâgat ilm-i usûl-i fıkıh, akâid,
hikmet okudu. Zekâ ve istîdâdının yardımıyla kısa sürede ilimleri
ikmâl eyleyip tıp ilmini dahi tahsil ettikten sonra Osmancık
medresesine müderris oldu. Burada günün belli saatlerinde ders verir
artan zamanlarda nefsinin terbiyesi ile meşgûl olurdu. Devamlı takvâ
üzere hakla birlikte bulunurdu. Yüksek ahlâk sâhibi idi. Ondaki bu
hâlleri görenler ve bilenler kendisine zamânın büyük velîsi Hacı
Bayram hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler. Bu tavsiyelere uyan
ve tasavvuf yolunda yükselmek isteyen Akşemseddîn hazretleri
müderrislik görevini bırakarak, Ankara'ya geldi. Rastladığı bir
kimseye Hacı Bayram-ı Velî'yi nerede bulabileceğini sordu. O da
karşı sokakta yanında iki talebesiyle gezen bir zâtı göstererek;
"İşte şu gördüğün, dükkan dükkan gezerek para toplayan kişi Hacı
Bayram'dır." dedi.
Akşemseddîn hazretlerinin yüzü buruştu kalbi sıkıntıyla doldu. Demek
meşhur velî Hacı Bayram dükkan dükkan para topluyor, buralara kadar
kendimi boşuna yormuşum diyerek oradan uzaklaştı ve meşhur velî Şeyh
Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerine talebe olmak gâyesiyle Haleb'e doğru
yola çıktı. Günlerce yol alan Akşemseddîn Haleb'e bir konak mesâfeye
geldiğinde bir hana indi. Sabah, elleri yüzünde korku, şaşkınlık ve
dehşet içerisinde uyandı. Hâlâ gördüğü rüyânın etkisi altındaydı.
Sabah namazını edâ eden Akşemseddîn izi üzerine, Haleb yerine tekrar
geri Ankara istikâmetine döndü. Oysa Haleb'e bir saat kalmıştı. Onu
geri döndüren, Akşemseddîn hazretleri ile ilgili bir rüyâ idi ve hep
bu düşün tesiri ile yürüyordu.
Rüyâsında boynuna takılan bir zincir Hacı Bayram'ın elindeydi.
Akşemseddîn, Haleb'e gitmek istedikçe Hacı Bayram zinciri çekiyordu.
Tam boğulmak üzere iken uyanmıştı. Rüyâ tâbiri gerektirmeyecek kadar
açıktı. Akşemseddîn hızla Hacı Bayram'a gelirken; "Ne yaptım ben"
diyerek kendi kendine söyleniyordu. Ankara'ya gelip, Hacı Bayram-ı
Velî'nin dergâhına ulaşınca, onun talebeleriyle tarlada çalıştığını
öğrendi. Hemen oraya koştu, fakat Hâcı Bayram hiç iltifat etmedi.
Akşemseddîn, diğer talebeler gibi tarlada çalıştı. Yemek vakti
gelince, Akşemseddîn'in yüzüne bakmadı. Hacı Bayram, hazırlanan
yemeği talebelerine taksim etti, artığını da köpeklerin çanağına
döktürdü. Akşemseddîn, bir onlara bir de kendine bakarak, nefsine;
"Sen buna lâyıksın!" diyerek, köpeklerin önüne konan yemekten yemeye
başladı. Hacı Bayram-ı Velî, onun bu tevâzusuna dayanamayarak;
"Köse, kalbimize girdin, gel yanıma!" diyerek gönlünü alıp sofrasına
oturttu. Sonra;
"Zincirle zorla gelen misâfiri böyle ağırlarlar." dedi. Akşemseddîn
buna çok sevindi ve kendini onun irfan meclisine verdi.
Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Akşemseddîn'i diğer talebelerinden
daha zor imtihanlara tâbi tuttu. Nefsini terbiye ve ıslah etmekte
büyük sıkıntılar çektirdi. Bir defâsında yedi günde bir kaşık
sirkeden başka bir şey yedirmedi. Ancak Akşemseddîn bütün bunlardan
memnun ve hattâ kendisi daha fazlasına tâlipti. Nitekim nefsinin
istediği şeyleri yapmamakta şeyhinin kendisine buyurduğu tâlim ve
terbiyedeki şiddet derecesini kendi isteğiyle artırdığı zaman Hacı
Bayram hazretleri ona: "Yâ Köse nice riyâzet eylersin, nefsin
isteklerinden sakınırsın, âkıbet nûr olursun. Vefât ettikten sonra
seni kabrinde bulamazlar!" dedi.
Böylece Akşemseddîn hazretleri kısa zamanda tasavvuf yolunun bütün
inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram hazretlerinden icâzetini,
diplomasını aldı.
Onun kısa sürede icâzet alması bâzılarına zor geldi. Hacı Bayram-ı
Velî'ye;
"Diğer dervişlere kırk yıldır hilâfet vermedin, az müddet içinde
Akşeyh'e hilâfet verdin. Hikmeti nedir?" diye sordular. Hacı
Bayram-ı Velî de;
"Bu zeyrek, uyanık ve akıllı bir kösedir. Her ne görüp duydu ise
hemen inandı. Sonra hikmetini yine kendisi anladı. Fakat yanımda
kırk yıldan beri hizmet eden bu talebeler, hemen gördüklerinin ve
duyduklarının aslını ve hikmetini sorarlar. Ona hilâfet verilişinin
sebebi budur." cevâbını verdi.
Akşemseddîn hazretleri, hocası Hacı Bayram-ı Velî'nin ileride bir
büyük fethin mânevî fâtihliği müjdesine de nâil oldu.
Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tahsil ve terbiyesiyle irşâd
makâmına yükselen Akşemseddîn hazretleri önce Beypazarı'na yerleşti.
Orada bir mescid, bir değirmen yaptırdı. Halkın etrâfına toplanması
üzerine İskilip'te Evlek'e oradan da Göynük'e gelip mekân tuttu.
Birgün bir kişi gelip, Akşemseddîn'e bir mikdâr mülk bağışladı.
Akşemseddîn hazretleri o yerin üzerine gelince, tebessüm etti.
"Niçin tebessüm ettiniz?" diye sordular. O da;
"Otuz sene kadar önce seyâhat ederken, yolum buraya düşmüştü.
Görünce gönlüm buraya meyil etmişti. Gönlümden geçen bu arzu, otuz
yıl sonra gerçekleşti. Onu hatırladım ve tebessüm ettim." cevâbını
verdi.
Hacı Bayram hazretleri Ankara'da fenâ âleminden bekâ âlemine göç
etmek üzere iken; son sözleri:
"Benim namazımı Akşemseddîn kıldırsın ve cenâzemi yıkasın. Bu
haberimi ona iletirsiniz!" oldu ve vefât etti.
O sırada Akşemseddîn orada değildi ve nerede bulunduğunu kimse
bilmiyordu. Talebeler ile Hacı Bayram-ı Velî'nin yakınları, merak ve
hayret içinde kaldılar. Bâzı kimseler;
"Hacı Bayram-ı Velî'nin bu sözü, ölüm hâlinde söylenen sözlerdendir.
Buna pek îtibâr edilmez." dediler. Kararsız ve üzüntülü bir halde
yollara bakarlardı. O esnâda; "Akşemseddîn geliyor!" diye bir ses
işitildi. Halk Akşemseddîn'i karşıladı ve olup biteni haber verdi. O
da vasiyet üzerine yıkayıp namazı kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı
Velî'yi defn etti. İşler bitince, Hacı Bayram-ı Velî'nin doksan bin
akçe borcu olduğunu öğrendi ve otuz bin akçesini ödemeyi vâdetti.
Kalanını da Hacı Bayram-ı Velî'nin yakınları ile dostları ödediler.
Akşemseddîn, üzerine aldığı otuz bin akçenin yirmi dokuz binini
ödedi ve geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn'e gelerek
hepsini istedi. "Birkaç gün müsâade et." dediyse de, faydası olmadı.
Sert ve küstah bir şekilde bir dakika bile bekleyemeyeceğini
bildirdi. Bu söz üzerine fevkalâde müteessir olan Akşemseddîn
hazretleri alacaklıyı içeri çağırdı. Evin önünde bir bahçe vardı.
Ona;
"Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al. Fazlasını alma!" dedi.
O kimse, bundan sonraki durumunu şöyle anlatıyor:
"Bahçeye girdim. Bahçenin içinde yassı yapraklı bir ot vardı. Her
yaprağın üzerinde bir akçe vardı. O otta o kadar çok yaprak vardı
ki, sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Onun yapraklarından bin akçe
topladım. Fakat yaprakların üzerinden bir akçenin eksilmemiş
olduğunu gördüm. Bahçenin içi de akçe ile doluydu. Bu hâli görünce,
hayrette kaldım. Dışarı çıkıp, o bin akçeyi Akşemseddîn'in önüne
koydum. "Bu akçeleri size bağışladım." dedim, yalvardım ve özür
diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl etmedi."
Akşemseddîn hazretleri hocasının vasiyetini yerine getirdikten sonra
tekrar Göynük'e geldi. Burada da bir mescid ve değirmen inşâ eyledi.
Bir yandan oğullarının, diğer taraftan da kendisine intisâb edip
gönül veren talebelerinin tâlim ve terbiyeleriyle uğraşıyordu.
Tıb ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddîn hazretleri çeşitli
hastalıklara, hangi otlardan hazırlanan ilaçların iyi geleceğini
bilirdi. Bu husustaki ilmi dillere destan idi. Bulaşıcı hastalıklar
üzerinde de çalışmalar yaptı. Çünkü o devirde salgın hastalıklar
binlerce insanın ölümüne sebeb oluyordu. Akşemseddîn hazretleri,
etkileri bakımından kansere benzeyen seretân denilen bir hastalıkla
da uğraşmıştı. Tıptaki şöhreti o dereceye vardı ki birkaç defâ
Edirne sarayına çağrıldı.
Talebelerinden Şeyh Mısırlıoğlu Abdurrahîm anlatıyor:
"Hocam Akşemseddîn ile Edirne'ye gitmiştik. Sultan Murâd Hanın
kazaskeri Süleymân Çelebi hasta idi. Bizi saraya dâvet ettiler.
Sultanın tabibleri Süleymân Çelebi'nin etrafında ona ilâç
veriyorlardı. Hocam tabiblere bunun hastalığı nedir? diye sordu.
Onlar;
"Şu hastalıktır." diye cevap verdiler. Hocam;
"Buna Sersam ilâcı yapmak lâzımdır." buyurdu. Tabibler;
"Bunun hastalığı o değildir amma sen yine o ilâcı ver." deyip
gittiler. Ben çok üzülmüştüm. Zîrâ hocamın hastalığa tam vâkıf
olamadığını zannetmiştim. Hocam divitle kalem istedi, reçetesini
yazdı. İlaçlarını hazırladı ve Süleymân Çelebi'ye verdi. Aradan kısa
bir zaman geçince, Süleymân Çelebi'de sıhhat alâmetleri belirdi ve
iyi oldu."
Yine Fâtih Sultan Mehmed Han'ın kızı Gevherhan Sultan hastalanmıştı.
Tabibler tedâvide âciz kalıp özür dilediler. Sonunda Akşemseddîn
hazretlerine mürâcaat edildi. Onun yazdığı ilâç Allahü teâlânın izni
ile iyi geldi.
İkinci Murâd Hanın vefâtı ile Osmanlı tahtına çıkan genç pâdişâh
Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi hazırlıklarını tamamladıktan sonra
şehre doğru hareket ederken, Allah adamlarının da ordusunda
bulunmasını istedi. Bu dâvet üzerine Akşemseddîn, Akbıyık Sultan,
Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr âlim ve velîler,
talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Yine orduya katılan
Aydınoğlu, Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu kuvvetleri gibi gönüllü
birlikler, İstanbul'un fethinin, bütün Türk-İslâm âlemince mukaddes
bir gâye kabûl edildiğini dile getirdiler. Bilhassa talebeleriyle
birlikte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer âlim ve
evliyâ zâtlar, askerlere ayrı bir şevk ve azim veriyorlardı. Fâtih
Sultan Mehmed Han, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra,
düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan hususları
bildirdi. Fakat, Bizanslılardan red cevabı alınca, şehri kuşatmaya
başladı. Kuşatmanın uzaması ve bir netice elde edilememesi bâzı
devlet adamlarını ümitsizliğe düşürdü. Bunlar şehrin
alınamayacağını, üstelik bir Haçlı ordusunun Bizans'ın imdâdına
koşacağını sanıyorlardı. Bütün bu olumsuz propagandalara karşı
orduda pâdişâhı ve askeri fethe karşı gayrete getiren bir din büyüğü
vardı; Akşemseddîn. O, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî'nin; "İstanbul'un
fethini şu çocukla bizim köse görürler!" sözünü biliyor ve tahakkuk
edeceğine kalpten inanıyordu.
Muhâsaranın devâm ettiği bir sırada Avrupa'dan asker ve erzak
getiren gemiler, Osmanlı donanmasının müdahalesine rağmen şehre
girmeye muvaffak oldu. Kâfirler görülmemiş şenlikler yaparken,
Müslümanlar üzüntülü idi. Pâdişâha gelen bâzı devlet adamları;
"Bir sofunun (Akşemseddîn) sözüyle bu kadar asker kırdırdın ve bütün
hazîneyi tükettin. İşte Frengistan'dan kâfire yardım geldi.
Fethetmek ümidi kalmadı." dediler.
Bunun üzerine Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddîn Ahmed Paşayı
Akşemseddîn'e göndererek;
"Şeyhe sor, kal'a feth olmak ve düşmana zafer bulmak ümidi var
mıdır?" dedi. Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi:
"Ümmet-i Muhammed'den bu kadar müslüman ve gâziler bir kâfir
kâlesine doğru hücum ederse, inşâallahü teâlâ feth olur."
Sultan Mehmed Han, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyüddîn Ahmed Paşayı
tekrar Akşemseddîn'e gönderip;
"Vaktini tâyin etsin." dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. Başını
eğip, Allahü teâlâya yalvardı. Mübârek yüzü terledi. Sonra başını
kaldırarak;
"İşbu senenin Cemâziyelevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde,
inanç ve gayretle filan taraftan yürüsünler. O gün feth ola.
Kostantiniyye'nin içi ezan sesiyle dola!" dedi. Ayrıca genç pâdişâha
bir mektup gönderdi. Mektubunda;
"Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdir eder kaziyesi, delili
sâbittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin kul, elinden geldiği
kadar gayret göstermekte kusur etmemelidir. Resûlullah'ın ve
Eshâbının sünneti budur." diyordu.
Böylece Akşemseddîn hazretleri bir taraftan İstanbul'un fethi
hakkında yeni müjdeler veriyor, diğer yandan da ne şekilde
davranılması husûsunda pâdişâha tavsiyelerde bulunuyordu.
Nihâyet Akşemseddîn hazretlerinin tâyin eylediği gün ve saat doldu.
Sultan Mehmed Han ordunun başına geçerken, hocası Akşemseddîn'den
okumak için bir duâ istirham etti. Bunun üzerine Akşemseddîn;
"Yâ Fakih Ahmed!" diyerek himmet taleb eyle!.. Onu vesile kılarak
Allahü teâlâya tazarru ve niyâz eyle." buyurdu. Sonra çadırına giren
Akşemseddîn hazretleri yanına hiç kimseyi koymamalarını istedi ve
kapılarını iyice kapattırdı.
Yeniçeriler, azablar, dalkılıçlar, serdengeçtiler, akıncılar,
gönüllüler, erenler, evliyâlar Sultan Mehmed Hanın buyruğuyla
İstanbul üzerine akıyorlardı. Mehmed Han bu sırada hocası
Akşemseddîn'in yanında olmasını arzuladı ve haber gönderdi.
Gelmeyince Akşemseddîn'in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı
iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Han çadıra yaklaşıp,
hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin
görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri bakınca, hocası
Akşemseddîn hazretlerini kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış,
başından sarığı düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlıyor
gördü. Ak saçını ve ak sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını
toprak içinde bırakmıştı. Bu hâli ile İstanbul'un fethinin
gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyor, gözyaşı
döküyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddîn'in Allahü
teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce,
doğruca yerine döndü. Kaleye bakınca surlara tırmanan İslâm
askerinin yanında ve önünde ak abalı bir topluluğun da hisara
girmekte olduğunu gördü. Az sonra fethin askeri de surları geçip
şehre girdi. Böylece İstanbul'un fethi ve Peygamber efendimizin
büyük mûcizesi gerçekleşti.
Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul'a girdikten sonra, İslâmiyet'in
harp ile ilgili hukûkunun gözetilmesini genç pâdişâha tekrar
hatırlattı. Buna uygun hareket edilmesini bildirdi.
İstanbul sabah sekiz sıralarında fethedilmişti. Fâtih Sultan Mehmed
ise şehre öğle saatlerinde Topkapı'dan girdi. Beyaz bir at üzerinde
idi. Muhteşem bir alayla ve alkışlar içinde ilerleyerek, Ayasofya'ya
doğru yol aldı. Zulümden ve haksızlıktan bıkmış olan Bizans halkı
yeni bir bekleyişin içinde idi. Fâtih geçtiği sokakları, caddeleri,
evleri dikkatle gözden geçiriyordu. Yanında ileri gelen
kumandanlarıyla vezirlerinden başka, Molla Gürânî, Molla Hüsrev,
Akşemseddîn veAkbıyık Sultan gibi âlimler ve velîler topluluğu da
bulunuyordu. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fâtih Sultan Mehmed çok
genç olduğu için, herkes Akşemseddîn'i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet
demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn'in, genç pâdişâhı göstererek;
"Sultan Mehmed ben değilim, odur." sözüne karşılık;
Sultan Mehmed de;
"Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim
hocamdır. Şehrin mânevî fâtihidir." diyordu.
Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'a girdikten sonra, hocası
Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu. Bütün aramalara rağmen
bulamadılar. Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında vîrâne bir yerde
ibâdetle meşgûl olarak buldular. O zamandan beri bu yere, onun
ismine izâfeten "Akşemseddîn" mahallesi denildi. Fâtih Sultan Mehmed
Han, fethin üçüncü günü Ayasofya'ya gidip, orayı câmiye çevirdi.
Ayasofya'yı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya
bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, Akşemseddîn okudu. Okmeydanı'nda
bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn de vardı.
Akşemseddîn gâzîlere bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında;
"Ey gâzîler, bilin, âgâh olun ki; cümleniz hakkında, âhir zaman
Peygamberi ol Server-i kâinât; "Onlar ne güzel askerdir."
buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmiş oluruz. Fakat gazâ malını
isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü-hasenâta sarf ve pâdişâhımıza
itâat ve muhabbet ediniz." diye nasîhatte bulundu. Sonra, Fâtih
Sultan Mehmed Hanın başına iki çatal ablak sorguç takıp;
"Pâdişâhım, bütün Âl-i Osman'ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî
sebîlillah ol!.." diyerek, Gülbank-i Muhammedî çekti.
Akşemseddîn hazretlerine; "İstanbul'un fethedileceği zamânı nasıl
bildin?" diye sorulunca, şöyle cevap verdi;
"Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul'un fetih
vaktini çıkarmıştık. Kale fethedildiği gün, Hızır'ın, yanında
evliyâdan bir cemâatle hisara girdiğini gördüm. Kale fetholunduktan
sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde
gördüm."
Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihden sonra hocası Akşemseddîn'e, son
taarruzun başladığı sırada; "Yâ Fakîh Ahmed" diyerek Fakîh Ahmed'den
himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak;
"Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyâz eyledim? Himmetini istedim?
Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi?" diyerek,
sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle;
"O sırada Fakîh Ahmed, kutb, sâhib-i tasarruf idi." cevâbını
vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vâsıtasıyla ve onun
bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir.
Akşemseddîn hazretlerinin "Fakîh Ahmed" dediği kendisi idi. Fakat
tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle
konuşmuş, gâyet ârifâne bir tavır takınmış olduğu rivâyet
edilmiştir.
Bir gece Fâtih Sultan Mehmed Han, Akşemseddîn hazretlerinin
ziyâretine gitti. Fâtih, sohbet sırasında bir ara Akşemseddîn'e;
"Hocam!Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, mihmandâr-ı Resûlullah olan
Ebû Eyyûb-i Ensârî'nin mübârek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir
yerde olduğunu târih kitaplarından okudum. Yerinin bulunması ve
bilinmesini bilhassa ricâ ederim." dedi. O zaman Akşemseddîn hemen;
"Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada
olmalıdır." cevâbını verdi. Derhâl pâdişâhla oraya gittiler.
Akşemseddîn hazretleri, oradaki bir çınardan iki dal aldı. Birini
bir tarafa, diğerini az öteye dikti ve;
"Bu iki dal arası, Mihmandâr-ı Resûlullah'ın kabridir." buyurdu.
Sonra, kaldıkları yere döndüler. Fâtih Sultan Mehmed Han,
Akşemseddîn'in söylediğine inandıysa da, hiç şüphesi kalmasın
istiyordu. O gece silâhdârına;
"Gidin, Akşemseddîn'in diktiği çınar dallarının ortasına şu mührümü
gömün ve o dalları yirmişer adım güney tarafına çekin." dedi. Sabah
olunca Sultan Fâtih, Akşemseddîn'den, hazret-i Hâlid'in kabrinin
yerini tekrar tâyin etmesini ricâ etti, tekrar gittiler. Akşemseddîn
silahdarın diktiği dalların dikildiği yere bakmadan doğruca gidip
eski yerde durdu ve;
"Dalların yeri değiştirilmiş, hazret-i Hâlid buradadır." dedi ve
sonra silâhdâr ağasına hitâben;
"Sultân hazretlerinin mührünü çıkarın ve kendisine teslim edin."
dedi. Akşemseddîn hazretleri, silâhdâr ağanın gizlice gömdüğü
pâdişâh yüzüğünün de orada olduğunu kerâmetiyle anlamıştı.
Bunun üzerine Fâtih, Akşemseddîn'e;
"Kalbimde hiç şüphe kalmadı. Ama tam inanmam için bir alâmet daha
gösterir misiniz?" dediğinde, Akşemseddîn:
"Kabrin baş tarafından bir metre kazılınca, üzerinde; "Bu Hâlid bin
Zeyd'in kabridir." yazılı bir taş vardır." dedi. Kazdılar,
Akşemseddîn'in dediği gibi çıktı. Bu hâli gören Sultan Fâtih'in
vücûdunu bir titreme aldı. Bu hâl geçince Fâtih; "Zamânımda
Akşemseddîn gibi bir zâtın bulunmasından duyduğum sevinç,
İstanbul'un alınmasından duyduğum sevinçten az değildir." diye şükr
etti.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Ebû Eyyûb Ensârî'nin kabr-i şerîfinin
üzerine bir türbe ve Akşemseddîn ile talebelerine mahsus odalar, bir
de câmi-i şerîf yaptırdı. Akşemseddîn'den orada oturmalarını ricâ
etti. Fakat o, bu teklifi kabûl etmeyerek, memleketi olan Göynük'e
döndü.
Akşemseddîn hazretleri Göynük'e geldikten sonra yine talebe
yetiştirmeye ve insanları irşâda başladı. Sultan Fâtih'le ilgisini
kesmeyip zaman zaman Edirne'ye ve İstanbul'a geldi ve pâdişâhı
ziyâret etti. Gönderdiği mektûblarla ikaz ve tavsiyelerde bulundu.
Bir mektubunda Fâtih'e şöyle nasihat etmektedir:
"Bir dünyevî râhat ve cismânî lezzete, bir de uhrevî rahat ve rûhânî
lezzete dayanan iki türlü hayat tarzı vardır. Birincisi ikinciye
bakarak değersiz ve geçicidir. Şu halde ona iltifât etme. Esâsen
peygamberlere, velîlere, halîfelere rahat değil, cefâlar ve
müşkiller lâyıktır. Sen de onların yolundasın. Nasîbinden elem değil
zevk duy... Sen herhangi bir insan gibi değilsin, memleketin durumu,
senin durumuna bağlıdır. Bedende görünen her şey ruhun eseri olduğu
gibi, memlekette meydana gelen şeyler de Fâtih'in eseri olacaktır.
Çünkü bedene oranla ruh ne ise, memlekete oranla sultanlar da aynı
şeydir."
Akşemseddîn Göynük'te 1459 (H.863) yılına kadar yaşadı. Pâdişâhın
kendisine gönderdiği bütün ihsan ve hediyeleri hayır işlerinde
kullanmak üzere vakıflar kurdurdu. Bir taraftan da oğullarının
terbiyesi ile meşgul oldu.
Birgün küçük oğlu Hamdi Çelebi ile meşgûl olurken; "Bu küçük oğlum
yetim, zelîl kalır; yoksa bu zahmeti, mihneti çok dünyâdan
göçerdim." deyince, hanımı;
"A efendi! Göçerdim dersin yine göçmezsin." dedi.
Bunun üzerine Şeyh hemen:
"Göçeyim." deyip, mescide girdi. Evlâdını topladı. Vasiyetnâmesini
yazdı. Helâllaştı, vedâ eyledi. Yâsîn sûresi okunurken sünnet üzere
yatıp rûhunu teslim eyledi. Göynük'teki târihî Süleymân Paşa
Câmiinin bahçesine defn edildi. Daha sonra oğullarının kabri ile
berâber bir türbe içine alındı.
Akşemseddîn, birçok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında zâhirî ve
bâtınî ilimleri çok iyi bilen yedi oğlu da vardı. Oğulları
şunlardır: Muhammed Sadullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nûrullah,
Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Nûr-ul-Hudâ ve
Muhammed Hamîdullah. Meşhûr halîfeleri ise: Muhammed Fazlullah,
Harizatü'ş-Şâmî Mısırlıoğlu, Abdürrahîm Karahisârî, Muslihuddîn
İskilibî ve İbrâhim Tennûrî'dir.
Akşemseddîn hazretleri sohbetlerinde ve vâzlarında buyururdu ki:
"Her işe Besmele ile başla. Temiz ol, dâim iyiliği âdet edin. Tembel
olma, namaza önem ver. Nîmete şükr, belâya sabr et. Dünyânın
mutluluğuna mağrûr olma. Kimseye kızma, eziyet ve cefâ etme. Ömrün
uzun olsun istersen, kimsenin nîmetine hased etme. Kimseyi
kötüleyip, atıp tutma. Senden üstün kimsenin önünden yürüme. Dişin
ile tırnağını kesme. Ayakta pantolon giymekten sakın. Misvâkı
başkasıyla berâber kullanmak uygun olmaz. Çok uyumak kazancın
azalmasına sebeb olur. Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece
uyanık ol, seher vakti tilâvet kıl, Kur'ân-ı kerîm oku. Dâimâ Allahü
teâlâyı zikret. Kendini başkalarına medhetme. Nâmahreme bakma,
harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini kırıp, virân eyleme.
Düşen şeyi alıp temizleyerek yersen, fakirlikten kurtulursun. Edebli,
mütevâzî ve cömerd ol. Tırnağınla dişini kurcalama. Elbiseni,
üzerinde dikmekten sakın. Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir.
Yalnız bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebeb
olur."
"Velî, insanlardan gelen sıkıntılara katlanıp, tahammül eden
kimsedir. Sıkıntıları göğüsler, belâlar yüzünden şikâyetçi olmaz ve
adâvet beslemez, düşmanlık tavrı takınmaz. O, toprak gibidir.
Toprağa her türlü kötü şey atılır. Fakat topraktan hep güzel şeyler
biter.
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: "O insanlar
sandılar mı ki, (sâdece) îmân ettik demeleriyle bırakılacaklar da
imtihâna çekilmeyecekler." (Ankebût sûresi:2)
Îmân, taklîd ile, babadan ve dededen görerek, sırf îmân ettim
demekle olmaz. Böyle taklid ile inanan kimseler, imtihân olunması
bakımından belâ ve musîbetlere düçâr olmazlar. Belâ ve musîbetler,
Allah dostlarının muhabbet ve sevgisini artırır. Nitekim altın için
ateş ne kadar kızgın olursa, altını o derece saf ve hâlis yapar. Bu
sebeble kişi mânevî mertebesinin yüksekliğine göre büyük veya küçük
belâ ve musîbetlere uğrar. Nitekim Resûlullah efendimiz bir hadîs-i
şerîfte buyurdu ki:
"Kişi, dînindeki sebâtına göre belâya (imtihâna) mübtelâ olur.
Âfiyet, kıymetini bilmeyen kimse için derd gibidir. Belâ, kadrini
bilen için devâ gibidir." Belânın, insanın Rabbine dönmesini
sağlayan sıkıntıların kadrini bilen, Hakkı gerçekden sevenlerdendir.
Taklid ile sevenler değillerdir. Çünkü taklid ile sevmek, belanın,
imtihânın faydasını giderir. Sevilenin hareketi, gerçek muhabbeti
bozmaz. Nitekim Mûsâ aleyhisselâm, Fir'avn'ın sarayında Âsiye Hâtun
tarafından büyütülürken, Âsiye Hâtun onu gerçekten seviyordu.
Fir'avn ise, Âsiye Hâtunu taklid ederek seviyordu. Âsiye Hâtun
gerçekten sevdiği için, onun hareketlerinden incinmiyordu. Mûsâ
aleyhisselâm Fir'avn'ın sakalını tutup çekince, Fir'avn'ın sevgisi
gerçek sevgi olmadığı için, hemen rahatsız oldu."
"Kişinin kadrinin ve kıymetinin varlığı, mihnetlere, belâ ve
musîbetlere sıkıntılara sabretmesiyle ortaya çıkar. Bu mihnet,
dünyâlığın olmaması veya eksilmesi, elden çıkması ile olur.
Sabredenlerin, sabırdaki sebatları sebebiyle iyilikleri; yâni sabır,
tevekkül, kanâat ve hilm, yumuşaklık gibi güzel hasletleri artar.
Böylece olgunlaşan insanın kalb aynasındaki kirler, cevherin hâlis
hâle getirilmesi gibi temizlenir. Belâ günlerinde, belâ geldiğinde
Eyyûb aleyhisselâmın kulluğu iyi bir kulluktur.
"Kulluk beş kısımdır: Birincisi ten kulluğudur. Bu, Allahü teâlânın
emirlerine uyup, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. İkincisi; nefs
kulluğudur. Bu kulluk, nefsi terbiye etmek, ıslâh etmek, mücâhede ve
nefsin istemediği şeyleri yapmak, riyâzet çekip nefsin istediği
şeyleri yapmamaktır. Üçüncüsü; Gönül kulluğudur. Bu ise, dünyâdan ve
dünyâda bulunan şeylerden yüz çevirip, âhirete yönelmektir. Âhirete
yarar iş yapmaktır. Dördüncüsü; sır kulluğudur. Bu, her şeyi
bırakıp, tamâmen Allahü teâlâya dönüp, O'nun rızâsını kazanmaktır.
Beşincisi; can kulluğu. Bu kulluk, müşâhedeye ermek için kendini
Allah yoluna vermekle olur..."
"Mânevî huzûra ermek ve bu yolda ilerlemek için dört şey lâzımdır.
1. Az yemek, 2. Az uyumak, 3. Halka az karışmak, 4. Allahü teâlâyı
çok zikretmek."
NE SEN GÖRÜRSÜN NE DE BEN
Osmanlı Sultânı İkinci Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velî'yi son derece
severdi. Fırsat buldukça, sık sık ziyâretine giderdi. Bir defâsında,
dört yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed ile berâber Hacı Bayram'a gelip,
elini öptüler. Sultan Murâd Han, sohbet sırasında Hacı Bayram'a;
"Efendim, İstanbul'u alıp, kâfir diyârını İslâm'ın nûru ile
nûrlandırarak, çan çınlamaları yerine ezân seslerinin yükselmesini
arzu ederim. Bu hususta duâlarınızı beklerim." dedi. Hâcı Bayram-ı
Velî;
"Allahü teâlâ, ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız,
İstanbul'un alındığını sen ve ben göremeyiz." dedi, sonra da,
şehzâde Mehmed ile Akşemseddîn'i göstererek;
"Ama şu çocukla bizim köse görürler." buyurdu.
BİZİM TATTIĞIMIZI TADARSAN
İstanbul'un fethinden sonra, Fâtih Sultan Mehmed Han, hocasını
ziyârete gitmişti. Sohbet esnâsında;
"Muhterem hocam! Elhamdülillah büyük yardımlarınızla İstanbul'u
fethettik. Artık beni talebeliğe, dervişliğe kabûl buyurmanızı
istirhâm ediyorum." dedi. Akşemseddîn hazretleri;
"Sultânım, sen bizim tattığımız lezzeti tadacak olursan, saltanâtı
bırakırsın. Devlet işlerini tam yapamazsın. Dîn-i İslâmı yayma işi
yarım kalır. Müslümanların rahat ve huzûr içinde yaşıyabilmeleri
için, devletin ayakta kalması şarttır. Talebelikle pâdişâhlığın bir
arada yürütülmesi çok güçtür. Seni talebeliğe kabûl edersem, düzen
bozulabilir, halkımız perişân olabilir. Bunun vebâli büyüktür.
Allahü teâlânın gazâbına mâruz kalabiliriz." diyerek, teklifini
reddetti. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Han, hocasına iki bin
altın hediye etmek istemiş ise de, bunu da kabûl etmedi.
1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.9, s.271
2) Fâtih'in Hocası Akşemseddîn, Hayâtı ve Eserleri
4) Câmiu Kerâmât-il Evliyâ; c.1, s.164
5) Nefehât-ül-Üns; s.684
5) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.12
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.1, s.251
7) Şakâyık-ı Nûmâniyye Tercümesi; s.240
8) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.158
9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.983
alıntı;biriz biz
*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*
Akşemsettin,
(1389/1390 Şam - 1459 Göynük asıl adı ile Şeyh Muhammed Şemsettin
Bin Hamza, 15. yüzyılın en büyük sufilerinden biri ve çok yönlü Türk
Bilim adamıdır.
1389 yılında
Şam'da doğmuştur. Daha sonra 7 yaşında babası Şerafeddin-i Hamza
Şâmî ile çağımızda Samsun'a bağlı olan Kavak'a yerleşmişlerdir.
Haci Bayram
Veli’nin müridi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocalarındandır.
İstanbul'un manevi fatihi olarak da anılır. Saçının ve sakalının ak
olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı 'Akşeyh' veya
'Akşemseddin' adlarıyla meşhur olmuştur. Bazı el yazmalarında soyu,
Ebu Bekir'e kadar ulaşır. İskilip'te çocuklarından Nurulhuda'nın
türbesi ile diğer yakınlarının mezarları vardır. Evlik köyünde yer
alan tek bir çivi çakılmadan yapılan camiiyi onun yaptırdığı
yazılıdır. Akşemsettin Amasya'da medreselerden eğitim aldıkatn sonra
büyük üne kavuşmuştu.
Akşemsettin, küçük
yaşlardan itibaren bilime ve sanata karşı ilgi duydu. İlim tahsilini
tamamladıktan sonra, Osmancık'da müderris oldu. Medrese öğrenimini
zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli'nin yanında tamamladıktan
sonra seçkin bilginler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve
anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adadı.
Başta İslami bilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve
matematikte zamanın ünlülerinden oldu. Uzun yıllar Osmanlı
medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tıp alanında
bulaşıcı hastalıklar üzerinde de önemli çalışmalar yaptı.
Araştırmaları sonunda tıp ile ilgili Türkçe yazdığı Maddet-ül Hayat
ve Arapça yazdığı Hall-i Müşkilât ve Risalet-ün nuriyye adlı
Tasavvuf kitapları, bilinen eserleridir.Tıp ile ilgili Türkçe
yazdığı Maddet-ül Hayat'ta geçen "Hastalıkların insanlarda teker
teker peyda olduğunu zann etmek yanlıştır.Hastalıklar insandan
insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer"
cümlesi ile ilk mikrop teorilerinden birini ortaya atmıştır. Tarihte
mikroorganizmalardan bahseden ilk kişidir. Ve Mikrobiyolojinin
babası sayılmaktadır.
Akşemsettin'in
asıl ünü, büyük veli, Hacı Bayram Veli ile tanışmasından sonra
başlamıştı. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf
konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da II. Murat'ın emir
ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmet'in hocalığına tayin edilmişti.
İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç
sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda
bulunmuştu. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyûb el-Ensarî'nin
kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem
vermeyen Akşemsettin, Fatih Sultan Mehmet'in büyük saygı ve
sevgisini kazanmıştı. Fatih Sultan Mehmet ile İstanbul'a girişleri
daha sonra ünlü olacak bir hikâyeye dönüştü.
İstanbul'a giriş
Beyaz atına
binmiş, ordusunun önünde giden Fatih Sultan Mehmet, yanında onu
yetiştiren Akşemsettin ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu
karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek
demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor.
Şehir ahalisi,
beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin'i padişah sanıp
çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz
ucuyla Fatih'i göstererek:
"Sultan Mehmet
odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor.
Fatih Sultan
Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i
göstererek:
"Gidiniz,
çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim
hocamdır", diyor ve ilk İstanbul'a Akşemseddin giriyor.
Fatih Sultan
Mehmet tarafından(1464) yılında yaptırılmış olan türbesi Bolu
ilinin, Göynük ilçesindedir. İlçede her yıl, İstanbul'un fetih günü
olan 29 Mayıs(mayısın son pazarı) tarihinde anma günleri
düzenlenmektedir.
Eserleri
Risalet-ün nuriyye
Risale-i Zikrullah:200000000
Risale-i Şerh-i
Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli
Def’ü Metain
Makamat-ı Evliya
(Velilerin Makamları)
Maddet-ül-Hayat
(Hayat Maddesi)
Nasihatname-i
Akşemsettin (Akşemsettin Nasihatnamesi)
Kitab-ül-Tıp (Tıp
Kitabı)
Hall-i Müşkülat
(Güçlüklerin Halli)
Not: İstanbul
Feyzullah Efendi Kütüphanesinden
Ahmet Özdemir ,
Hacı Bayram veli ve Eşrefoğlu Rumî - Toker Yayınları, İst. 2002
alıntı;vikipedi |