|
Organizma
Merhaba, Organizma Bilgi Köşemize Hoş Geldiniz.
Konu İle İlgili Açıklamalar Aşağıdadır.
Bu site; 1959 Doğumlu
Dükkanımızın Sitesidir. Lütfen Kendinizi Dükkanımızda Gibi
Hissediniz.
Alışveriş Yapmanız Şart Değil Sorularınızla İstediğiniz Desteği Alabilirsiniz. Dükkanımızın
Günlük 1800
-2800, Web Sitemizin 9000 - 12000 Müşterisi Var, Size de
Ayıracak Vakit Buluruz, Soru Soran'dan Para Almıyoruz. Ama;
Unutmayınız Biz Doktor Değiliz.
İster Aşağıdaki Danışma Formunu Doldurarak İstediğiniz
Soruyu Sorabilirsiniz.
İster SMS, İster Maille (birtat@birtat.com.tr),
İster Telefonla...
Ne Konuşmuşsak O Ürün
Gelecek Size. Benzeri, Kırık Döküğü Olan Ürün Gönderilmez.
Fiyat Konusunda Ne Konuşmuşsak O'dur.
1 TL Fazla Yazmayız. Kargo Pazarlığa Tabidir.
Kapıda ödeme kolaylığı.
 |
0 542 252 70 62
0 532 402 77 44
0 464 217 18 81
0 464 214 55 33
birtat@birtat.com.tr
0 532 790 41 90 (Şikayetleriniz)
0 532 402 77 66 (Yurt Dışı
Kargo Yetkilisi)
0 535 433 27 62 (Yurt İçi Kargo Yetkilisi)
|
 |

Bitkisel Ürünlerimizin, yetkili kurumlar tarafından, gerekli
denetimleri yapılmıştır.
İşyerimizin Tarım Ve Köy İşleri Rize İl
Müdürlüğü ES - 53 – 0020 Numarası İle Satış Yeri Kayıt
Belgemiz Vardır.
BİRTAT – 1959’DAN BERİ.
Yarım asırdan fazla, güvenle hizmetinizde
Mikroorganizmalar
Proteinler organizmaların gereksinimi olan besin
maddelerinin en önemli gurubunu oluştururlar.Karbonhidratlar
aktüel enerji taşıyıcı,yağlar rezerv maddeleri,proteinli
maddeler ise organizmanın temel yapı taşıdır.Besinlerden
alınan protein yalnız hücrelerde vücut için özel doku ve
organ proteinleri yapı taş olarak kullanılmaz.Hormon ,enzim
ve bağışıklık maddeleri içinde hammadde olarak görev
almaktadır.Yani proteinler metabolizmada doğrudan rol
oynar.Organizmada çok değişik proteinler bulunur.Bunlar
yalnız cinse özel değil aynı cinsler arasında organlara da
özeldir.Yani aynı organizmada çeşitli organlardaki
proteinler birbirlerinden farklıdır.
Proteinlerde yağ ve karbonhidratlardaki aynı elementler yani
karbon, hidrojen ve oksijen bulunur. Fakat proteinlerde
karakteristik olarak azot ve bazen de kükürt vardır.
Proteinler yapı taşları olan amino asitlerin bir araya
gelmesi ile oluşan büyük moleküllü bileşiklerdir. 22 farklı
amino asidin değişik kombinasyonu ile ile tabiatta
milyarlarca değişik protein sentez edilmektedir.
Gerekli
amino asitler vücudun kendisinin imal edemeyip dışarıdan
besinlerle almak zorunda olduğu amino asitlerdir. Bunlar;
Valin, İzoloysin, Löysin, Fenilalanin, Triptofan, Lisin,
Metiyonin ve Trionin dir. Organizmanın protein ihtiyacı daha
çok gerekli amino asitler üzerine kuruludur. Bir proteinin
biyolojik değeri yani yani besleyici değeri bileşimindeki
amino asit türüne bağlıdır. Biyolojik değer: sindirim
kanalından emilen vücut proteinine dönüşme oranıdır. Yani
biyolojik değer besinleri, insan vücudun proteinine ne kadar
çabuk değişebileceğinin ölçüsüdür. En yüksek değere sahip
protein yumurta akı proteinidir.Yumurta akı proteininin
biyolojik değeri 100 olarak kabul edilir ve diğer proteinler
buna oranlanır.
Proteinlerin organizmadaki fonksiyonları
1- Vücut
dokularının onarım ve yapımında kullanılmak. (Önce onarım
sonra büyümede kullanılır)
2- Enzim
hormon gibi yaşamsal olayları düzenleyen kimyasal
regülatörlerin bileşimine girmek
3-
Vücuttaki asit baz dengesini normal dengede tutmak için
tampon vazifesi görmek
4-
Kalıtsal faktörler için kromozom ve genlerin yapısında
bulunmak
5-
Kasların kontraksiyonunda görev almak
6-
Hücrelerle hücreler arası sıvılar arasında besin
unsurlarının değişimine yardım ederek ödemlere sebebiyet
veren sıvıların anormal bir şekilde toplanmasına engel olmak
7- Enerji
veren diğer besin unsurları (Karbonhidrat ve yağ) yeteri
kadar alınmazsa veya diyetle fazla protein alınırsa enerji
sağlamak.
Sporcu
beslenmesinde günlük protein gereksinimi
Vücuda
alınan proteinler sindirim sisteminde amino asitlere kadar
parçalanırlar. Bu amino asitler yukarda bahsettiğimiz
işlevlerde kullanılmaktadır. Sporcuların, spor yapmayan
kişilere göre daha gelişmiş bir vücut yapısına sahip
oldukları bir gerçektir. Kasların yapısını proteinler
oluştur. Buda sporcuların daha fazla protein almaları
gerektiği fikrini doğurabilir. Ancak kasların %70 i sudur.
Su dışındaki ağırlığın ancak yarısını proteinler oluşturur.
Kaslardaki protein oranını koruyabilmeleri için günlük
kullanılan protein kadar alınması gereklidir. Günlük kas
çalışmasındaki artışla birlikte protein gereksinimi de
artar.
Sağlıklı
bireylerde her kilogram vücut ağırlığı başına 0.8 - 1.1 g
protein yeterli iken sporcularda bu oran 1.5-2 grama kadar
yükselir.Yani günlük alınması gereken enerjinin %15 - 20
sinin proteinlerden karşılanması gerekir. Büyüme çağındaki
genç sporcular yalnız kas kuvvetlenmesi için değil
büyümeleri içinde proteine ihtiyaç duyduklarından günlük
enerjinin %25 ine kadar protein alabilirler. Kuvvet
gerektiren spor dallarında yarışmacılar vücut ağırlıklarının
her kg için 2-3 g protein , çabukluk isteyen spor türleri
ile dayanıklılığın önemli olduğu spor dalları için de 1.5-2
g protein yeterlidir.
Özellikle
kuvvet gerektiren spor dallarındaki sporcuların birçoğu
protein gereksinmelerini protein tozları alarak karşılama
eğilimindedirler. Günde 4-6 saatlik ağır idman döneminde ,
sporcunun yeterli yiyecek tüketemediği durumlarda protein
tozları pratik bir çözüm olmaktadır.Ancak enerjinin besin
öğelerine dağılım dengesini korumak için protein tozlarının
gelişi güzel kullanılması önerilmez.
Proteinlerin kas gelişimine etkileri
Sporcular
arasında en yaygın inançlardan biriside Protein bakımından
zengin yiyeceklerin (Özellikle hayvansal kaynaklı) vücut kas
kitlesinde artışa neden olacağıdır. Diyetle alınan
proteinler, kas kitlesinin gelişimi için gerekli amino
asitleri sağlarlar. Ayrıca insan vücudu mevcut proteinlerin
yıkımından ortaya çıkan amin asitleri tekrar kullanabilme
yeteneğine de sahiptir. Örneğin 75 kg vücut ağırlığına sahip
bir kişi günlük diyetle 100 g protein aldığında ,vücudu 400
g protein sentezler. Sporcular almaları gereken proteinin
vücut ağırlıkları ve spor dalları ile orantılı olması
gerektiğini unutmamalıdırlar. Geniş vücut kitlesine sahip
olanların protein ihtiyaçları daha fazla olacaktır.
Amino
asitlerin enerji oluşumuna etkileri
Son
yıllarda yapılan çalışmalarda organizmanın amino asitleri
yakıt olarak kullandığını göstermektedir. Özellikle
dayanıklılık eksersizlerinde, enerji oluşumuna amino
asitlerden löysin, izolöysin ve valin %5-12 oranında
katılabilmektedir.
Vücutta
yapılamayan gerekli amino asitlerin mutlaka organizmaya
kazandırılmaları gerekir. Bazı amino asitler ise doku yıkımı
esnasında serbest hale geçerek vücutta tekrar
kullanılmaktadır. Dolayısıyla insan vücudu amino asitleri ve
proteinleri kullanırken oldukça ekonomik hareket etmektedir.
İnsanlar üzerinde yüksek doz amino asit kullanımının
etkileri henüz denenmemiş olmasından dolayı tam olarak
bilinmemektedir.
Bu konuda
deney hayvanlarında yapılan çalışmalarda karaciğer böbrek
büyümesi, organlarda tümör oluşumuna rastlanmıştır. Sindirim
kanalında önemli bir rahatsızlığı olmayan sporcuların direk
protein alımları ile amino asit kullanımları arasında bir
fark yoktur.
Fazla
proteinin zararları
1-
Proteinler vücutta depo edilmez. Alınan proteinlerin fazlası
yağa dönüşerek depo edilirler. Yağın artması sporcunun
performansını düşürüp istenmeyen vücut ağırlığı teşekkülüne
sebep olur.
2- Protein
bakımından zengin hayvansal kaynaklı besinlerin yapılarında
katı yağ ve kolesterol bulunmaktadır. Bu tür yiyeceklerin
fazla oranda tüketimi ileri yaşlarda kalp-damar
hastalıklarına yakalanma riskini arttırır.
3-
Proteinlerin parçalanması sonucu oluşan artık
maddelerin(Ürik asit) atımı böbrekler yoluyla olduğundan
sporcularda su kaybına yol açar.
4- Fazla
protein vücuttan kalsiyum atımını hızlandırır.
Yetersiz
protein alınmasının zararları
Vücuda
yeterli protein alınmadığı durumlarda vücut kendi
hücrelerini kullanır. Bunun sonucunda önce büyüme durur.
Daha sonra vücut ağırlığında azalma başlar. Vücudun
hastalıklara karşı direnci azalır. Hastalıklar uzun süreli
ve daha ağır seyreder. Hemoglobin yapılamadığı için
kansızlık meydana gelir.
Mikroorganizmalar
Yeryüzünde
ilk varolan canlılar mikro organizmalardır. Mikro
organizmalar çeşitlidir: Bakteriler, virüsler, mantarlar
gibi. Bugün, derimizin üzeri, halımız, giysilerimiz,
mutfağımız, oturma odamız, yatağımız, banyomuz, lavabomuz
dahil hemen hemen her yerde yüz milyarlarca mikro organizma
bulunmaktadır. 1 gram suyun içindeki mikro organizma sayısı
yeryüzündeki tüm insan nüfusundan fazla olabilir. Ürkütücü
değil mi? Ama panik yapmaya gerek yok! Çünkü insanlar
gelişimleri sürecinde mikro organizmalara alışmışlar onlarla
aynı ortamı paylaşmışlardır ve bu yüzden, genellikle uyum
içinde yaşamaktadırlar.
Mikroorganizmalar, birçok yararlı işler yapabildikleri gibi,
bazen bize zararları da olmaktadırlar.
Genel
olarak, işimize yarayanlara “yararlı mikroorganizmalar”,
zarar verenlere ise “zararlı mikroorganizmalar” ya da
“patojenler” diyoruz. Eğer mikroorganizmalar olmasaydı,
yoğurt, turşu, ekmek, peynir, sirke, şarap, bira yapamazdık.
Yediğimiz besinler bağırsaklarımızda mikroorganizmalarca
parçalanmaktadır. Evlerimizden çıkan atıksular da
mikroorganizmalarca arıtılıp yeniden içilebilecek hale
gelmektedir.
Mikroorganizmalar doğanın gizli silahlarıdır, doğadaki küçük
devlerdir.
Onları
çıplak gözle göremeyiz ancak yaptıkları etkileri her an
çevremizde gözlemleyebiliriz. Mikroorganizmaların en önemli
işlevlerinden biri de ölmüş hayvan, bitki hücrelerini
parçalayarak içindeki elementlerin tekrar doğaya dönmesini
sağlamalarıdır. Bir başka deyişle, doğada müthiş bir element
çevrimi söz konusudur ve mikroorganizmalar bu çevrimin baş
aktörleridir. Günümüzde hızla gelişmesine devam eden
sanayinin zehirli atıklarının da mikroorganizmalarca
zararsız hale getirildiğinden bahsetmeden yapamayız.
Ancak
mikroorganizmaların, birçok zararları da vardır. Dünyada
milyonlarca insanın ölmesine neden olan birçok salgın
hastalığa da mikroorganizmalar neden olmuştur ve hala da
neden olmaktadır: tifo, kolera, sıtma, veba, grip bunlardan
bazılarıdır. Birçok zararlı mikroorganizma, zarar vermek
için fırsat kollamaktadır. Salmonella, gıdaları
zehirleyerek, yiyen insanların ölümüne dahi yol açabilir.
Günümüzde AIDS’den, her yıl milyonlarca insan yaşamını
yitirmektedir. Zararlı mikroorganizmalar, bitki ve
hayvanları da etkilemektedir.
Örneğin,
Fusaryum denilen bir mantar birçok bitkiyi olumsuz yönde
etkilemektedir. Turunçgillerin baş belalarından biri
uçkurutan hastalığına da Phoma tracheiphila adlı mantar
neden olmaktadır. Türkiye’de her yıl binlerce limon ağacı bu
hastalık yüzünden ekonomi dışında kalmaktadır. En son kuş
gribi yüzünden her yıl milyonlarca tavuk telef olmaktadır.
Üstüne üstlük kuş gribi insanları da tehdit etmektedir.
Yeryüzündeki kirlenme ve entropi (yeryüzündeki küresel
ısınma ve bileşen miktarının artmasıyla artan bir çeşit
düzensizlik tanımı) arttıkça, yeni virüsler ve hastalıklar
ortaya çıkmaktadır. Mevcut mikroorganizmalar, mutasyona
uğrayarak yeni yeni biçimlerde yeryüzündeki yaşamı tehdit
etmektedir. Yeryüzündeki kirlenmenin ve entropi artışının
önüne geçmeliyiz. Nasıl mı? Yararlı mikroorganizmalar
kullanan teknolojiileri yaygınlaştırarak. Bu makalede,
yararlı mikroorganizmaların neler yapabileceği
anlatılmaktadır.
Geçen
yüzyılda penisilin’in bulunmasından sonra belki de
yeryüzündeki yaşamı en çok ve kalıcı biçimde etkileyecek en
önemli olay 1980’li yıllarda Japonya’nın Ryukyus
Üniversitesinden Prof Teruo Higa’nın kısaca EM olarak
tanınan Etkin Mikroorganizmaları keşfetmesidir. Prof. Higa,
fakir bir çiftçi çocuğu olduğu için dünyada bol ve ucuz
tarımsal gıda üretimi sağlayabilecek bir mikroorganizma
kokteyli arıyordu ve bunu başardı ve EM’yi geliştirdi. EM;
maya, laktik asit bakterileri, fotosentez bakterileri ve
yararlı küflerden oluşan değişik yararlı mikroorganizmaların
bir birleşimidir ve bu mikroorganizmalar biraraya
geldiklerinde birbirlerinin yararlı etkilerini de
arttırmaktadır. Sonuç ise, bol ve ucuz ve kimyasal
kalıntılar içermeyen meyve ve sebzeler, kendi kendini
temizleme gücüne sahip atıksular ve su havzaları.
Tarımda
devrim yaratan bu buluş Asya ülkeleri başta olmak üzere tüm
dünyada hızla yayılırken, EM’nin çevre ve hayvancılık
alanlarında ve evlerde kullanımının da çok yararlı olduğu
keşfedildi. Bugün Yararlı Mikroorganizmalar (EM), 150’den
fazla ülkede yaygın biçimde kullanılmakta her geçen gün
kullanımı artmaktadır. Almanya ve Avusturya gibi Avrupa
ülkelerinde 100.000’den fazla insan sağlıklı olmak ve
çevreye faydalı olabilmek için günlük yaşamlarında EM
kullanmaktadırlar.
Etkin
Mikroorganizmaların Evlerde Kullanılması
EM,
evlerde çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Batı Avrupa’da
evlerdeki kullanımı da çevre ve tarımdaki kullanımı kadar
hızlı yayılmaktadır. EM, evlerde şu amaçlarla
kullanılmaktadır:
a) Kötü
kokuları yok etmede
b) Evcil
hayvanların bakımında
c) Saksı
bitkileri yetiştirmede
d) Lavabo
ve banyoların atıksu drenajının tıkanmasının önlenmesinde.
e) Mutfak
atıklarının kokusuz ve kolayca kompostlaştırılmasında
f)
Kanalizasyonu olmayan yörelerde foseptik çukurlarında
g)
Hastalıklardan koruyucu olarak EM-X içilmesi
EM
içindeki mikroorganizmalar organik madde esaslı kötü
kokuları yok ederler. Merdiven altı ve dolaplar gibi havasız
kalan yerlerde oluşan küf kokularını etkin biçimde yok eder.
Ayrıca, evcil hayvanların kokuları, foseptik kokuları,
mutfakta ve banyoda su giderlerinden gelen kokulara karşı da
çok etkindir. Kokuyu yok ettiği gibi, organik maddeler
nedeniyle tıkanmaları da önlemektedir. Ayrıca, çamaşır ve
bulaşık makinelerinde, fırınlarda ve yağ kapanlarında ve
filtrelerde oluşan kötü kokuları da giderir. Ayrıca
antioksidasyon etkisiyle metal aksamların korozyonunu da
önler. Paslı metal eşyalarınızı EM sıvısına yatırdığınızda
pasını çözer.
Kedi köpek
gibi tüylü evcil hayvanlarda pirelere karşı ayrıca
hayvanların derilerindeki rahatsızlıklara karşı da
kullanılmaktadır. Ayrıca yattıkları yerlere EM
spreylediğinizde hem kokmaz hem de hayvanlar hijyenik bir
ortamda daha rahat yaşarlar. Özellikle akvaryumlarda su
canlıları için çok iyi sonuçlar vermektedir.
EM,
organik maddeleri kolayca ve hızla parçalamaktadır. Bu
özelliğinden ötürü organik mutfak atıkları kolayca kompost
haline getirilebilmekte ve bahçede ya da saksılarda bitki
yetiştirmede kullanılabilmektedir. Böylece, hem mutfak
atıklarından kurtulunmuş hem de bahçe için önemli bir gübre
sağlanmış olmaktadır. Belediyeler aracılığıyla EM kullanarak
daha büyük çapta çöplerden gübre üretim tesisleri
kurulmaktadır. Bu tesislerden bazıları: Japonya’da,
İngiltere’de ve Amerika’da bulunmaktadır. Bu yöntemle
kompost üretimi tüm dünyada büyük bir hızla yayılmaktadır.
Örneğin:
Kosta Rika’da Muz plantasyonundan çıkan organik atık
maddeler EM ile kısa sürede hiç kokusuz 4-6 hafta gibi kısa
bir sürede gübreleştirilip yine plantasyonda gübre olarak
değerlendirilmektedir. EM kompostu ile yetiştirilen sebzeler
hem doğal tadında olmakta hem de uzun süre bozulmadan
dayanmaktadır. Üstüne üstlük bu tür tesisler pahalı makine
ve ekipman da gerektirmemekte, çok düşük ilk yatırım
maliyetleriyle kurulabilmektedir.
EM’ye ait
bir de EM-X diye bir ürün vardır ki, artık hem Asya’da hem
de Batı’da koruyucu olarak insanlar hergün yaklaşık 10cc
(bir yemek kaşığı) içerek sağlıklarını korumaktadırlar.
Mango ve papaya meyvelerinin deniz yosunu ve prinçle
birlikte EM mikroorganizmalarıyla fermentasyonu sonucu
üretilen EM-X, içinde birçok doğal antioksidan madde içeren
serinletici bir içecek olarak pazarlanmaktadır. Antioksidan
maddelerin sağlık üzerindeki etkileri bugün yaygın olarak
bilinmektedir. Özellikle, kentlerde yaşayan ve günümüzün
yüksek tempolu yaşam biçimini sürdürenler için, bu yaşam
biçiminin ve olumsuz çevre koşullarının vücutlarında
yarattığı tahribatı dengeleyebilecek bir üründür EM-X.
Etkin
Mikroorganizmaların Tarımda Kullanılması
Ülkemizde
tarımın yirminci yüzyılın ortalarından itibaren
‘modernleşmeye’ başlaması, katlanarak büyüyen sorunları da
beraberinde getirmiştir. Toprağın değişmesi ve kimyasal
maddelerin toprağa etkisi, ürünün bol ve lezzetinde
yetiştirilmesi, ürünün saklanması ve pazarlanması, çiftçinin
finansmanı ve yeterince kazanç elde etmesi, uygun pestisit
kullanımı vb… hep aynı bütünün parçalarını oluşturan
sorunlardır.
Yukarıdaki
sorunlar nasıl bir bütünlük arzediyorsa, bu sorunların
çözümünün de bir bütünlük içinde ele alınması gerekmektedir.
Bunun anlamı, örneğin, toprağın verimliliği artıracak bir
uygulamanın, topraktan elde edilecek ürünlerin lezzetini
bozmaması, ürününün raf ömrünü azaltmaması, çiftçiye çok
mali yük getirmemesi ve yeni bazı bitki hastalıklarına neden
olacak mikroorganizmaların türemesine yolaçmaması,
dolayısıyla yeni ve daha kuvvetli pestisitlerin kullanımını
zorunlu hale getirmemesi gerekmektedir!
Bunlara
neden olacak gelişme, sonuçlarını bizlerin ve gelecek
kuşakların ödeyeceği tarımda geri atılmış bir adım
olacaktır. Bulunacak çözüm, yukarıdaki sorunların tamamını
olumlu yönde etkilemelidir: Bunu gerçekleştirmenin tek yolu
doğal tarımdan geçmektedir!
Toprakta
bulunan tüm elementlere baktığımızda bunlar aynen
vücudumuzda da bulunmaktadır. İnsan toprağın aynasıdır
diyebiliriz. Toprağın bir gramında yüz milyarlarca
mikroorganizma bulunmaktadır. Bunlar toprağa hayat
vermektedir. Yıllardır kullanılan kimyasal gübreler ve
pestisitler yüzünden toprak mikroorganizmalarını organik
maddelerini büyük oranda kaybetmiştir. Yapılan araştırmalara
göre, ülkemiz topraklarının büyük bir çoğunluğu organik
madde açısından “çok fakir” olarak sınıflandırılmaktadır.
Pestisit
ve kimyasal maddelerin toprakta neden oldukları olayın
kimyasal adı ‘oksidasyon’ yani yükseltgenme olayıdır. Bunun
anlamı, topraktaki organik maddelerin (mikroorganizmalar
dahil çünkü onlar da organik maddelerdir!) elektron
kaybederek elektronik düzeylerinin pozitif yüklü hale
gelmesi, bir başka deyişle organik madde parçalanırken
enerjisini kaybediyor demektir. Çoğu tarımcılarımız ne yazık
ki bu olayı tam olarak anlamadıkları için bir çok yanlış
uygulamalar yapmakta ve hatta bu şekilde iyi bir şey
yaptıklarını dahi düşünmektedirler.
Örneğin,
son zamanlarda ortaya çıkan uygulamalardan biri de toprağa
hidrojen peroksit uygulanmasıdır. Hidrojen peroksit aşırı
oksitleyici bir maddedir. Topraktaki zararlı
mikroorganizmaları öldürdüğü doğrudur ama yalnızca
zararlıları öldürmekle kalmayıp topraktaki tüm canlıları
öldürmekte, organik maddeyi oksitlemektedir. Yıllardır
kimyasal gübrelerle pestisitlerin yaptığını bir anda
yapmaktadır! Hastayı öldürürseniz, hastalık da biter tüm
sorunlar da ama önemli olan hastayı tedavi etmek ve bir daha
hastalanmayacak şekilde bağışıklık kazandırmaktır!
Bunun
yolu, toprağa organik madde ve yararlı mikroorganizmalar
aşılamaktan ve organik maddenin parçalanarak humusa
dönüşmesini oksidasyon yoluyla değil de fermentasyon yoluyla
başarmaktan geçmektedir!
Çünkü
toprakta oksidasyonun hüküm sürdüğü bir ortam hakim
olduğunda, zararlılar, hastalıklar ortaya çıkar ve toprak
hastalıklara neden olan toprak haline gelirken; fermentasyon
ortamında organik madde ile mikroorganizmaların etkileşimi
sonucu vitaminler, biyoaktif maddeler, antioksidan maddeler
açığa çıkar ve toprak hastalıkları bastıran toprak kimliğine
bürünür.
Toprağın
verimli ve hastalıkları kendi kendine tedavi eden özellik
kazanmasında bu maddeler son derece önemli rol oynamaktadır!
Fermentasyon ortamında organik madde mikroorganizmalarca
yine parçalanmakta ancak oksidasyon ortamının aksine
enerjisini koruyarak humusa dönüşmektedir. Böylece, bu
enerji toprakta yetişen bitkilerce kullanılmaktadır. Böyle,
topraklarda yetişen bitkiler daha sağlıklı, zararlılara ve
hastalıklara karşı doğal olarak dirençli; ürünler daha
lezzetli (doğal tadında de daha bol) olmaktadır.
EM’nin
bitkiler üzerindeki olumlu etkileri aşağıda maddeler halinde
özetlenmektedir:
(a)
Bitkilerde filizlenmeyi, çiçeklenmeyi, meyve vermeyi ve
olgunlaşmayı teşvik eder.
(b)
Toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik ortamını
iyileştirir ve topraktaki patojenleri bastırır.
(c)
Tarımsal ürünlerin fotosentez yapma kapasitesini yükseltir.
(d) Daha
iyi filizlenmeyi ve bitki büyümesini garanti eder.
(e)
Organik maddenin gübre olarak verimliliğini artırır.
(f)
Tarımsal ürünlerin verimliliği ve kalitesini artırır.
EM,
aşağıda verilen İdeal tarımın beş ilkesine de tam olarak
uymaktadır:
İnsanların
sağlıklı olmaları için güvenli ve besin değeri olan gıdalar
üretmek
Hem
üreticiye (çiftçiler) hem de tüketiciye ekonomik ve manevi
olarak katkı sağlamak
Sürdürülebilir ve herkes tarafından kolayca uygulanabilir
olmak
Çevreyi
korumak
Artan
dünya nüfusunu beslemek için yüksek kalitede ve yeterli
miktarda gıda üretmek
BAŞLICA
YARARLI MİKROORGANİZMALAR VE TOPRAKTAKİ ETKİLERİ.
(1)
Fotosentez bakterisi (Fototropik bakteri)
Fotosentez
bakterileri, yaşamlarını kendi kendilerine destekleyen
bağımsız bakterilerdir. Bu bakteriler, güneş ışınlarını ve
toprağın ısısını enerji kaynağı olarak kullanarak; kök
salgılarından, organik maddeden ve/veya zararlı gazlardan
(örneğin, hidrojen sülfür) bitkilerin büyümesini ve
gelişmesini teşvik eden yararlı maddeler sentezlerler.
Bu yararlı
maddeler hem doğrudan bitkiler tarafından emilirler hem de
bakterilerin daha da artması için büyüme ortamı (substrate)
olarak davranırlar. Bu yüzden, topraktaki fototropik
bakterilerin artışı diğer yararlı mikroorganizmaları daha da
artıracaktır. Örneğin, fototropik bakterilerin salgıladığı
büyüme ortamı olarak davranan azotlu bileşiklerin (amino
asitler) varlığından ötürü kök çevresinde (rhizosphere) VA
(vesicular-arbuscular) mikoriza artmıştır.
VA
mikoriza, topraktaki fosfatların çözünürlüğünü artırarak,
normalde bitkilerin alımı için çözeltide olmayan fosfatları
çözeltiye geçirir. VA mikoriza, azot fikse eden Azotobakter
ve Rhizobium bakterileri ile birarada bulunabilir ve
baklagillerin havadaki azottan yararlanma yeteneğini
artırır.
(2) Laktik
asit bakterisi
Laktik
asit bakterisi, fotosentez bakterisinin ve mayanın ürettiği
şekerler ve diğer karbohidratlardan laktik asit üretir. Uzun
süredir laktik asit bakterilerini kullanarak yoğurt ve turşu
yapılması bu sayede mümkün olmaktadır. Bununla birlikte,
laktik asit çok kuvvetli bir sterilize edicidir. Zararlı
bakterileri bastırır ve organik maddenin bozunmasını
hızlandırır. Dahası, laktik asit bakterisi, lignin ve
selüloz gibi organik maddelerin bozunmasını da artırır ve bu
maddeleri, bozunmamış organik maddeden kaynaklanan zararlı
etkilere neden olmaksızın, fermente eder.
Laktik
asit bakterisi, sürekli ekilen tarımsal bitkilerde
hastalıklara neden olan Fusaryum adlı zararlı
mikroorganizmanın çoğalmasını/yayılmasını engelleme
yeteneğine sahiptir. Fusaryum popülasyonunun artması genel
olarak bitkileri zayıflatmaktadır. Bu durum hastalıkları
teşvik etmekte ve zararlı nematodların aniden çoğalmasına
neden olmaktadır. Laktik asit bakterileri, Fusaryumun
yayılmasını ve işlevini bastırırken, nematod oluşumları da
yavaş yavaş ortadan yok olmaktadır.
(3)
Mayalar
Mayalar;
fotosentez bakterileri, organik madde ve bitki kökleri
tarafından salgılanan amino asitler ve şekerlerden
bitkilerin büyümeleri için yararlı antimikrobiyel ve yararlı
maddeler sentezlerler.
Mayalar
tarafından üretilen hormonlar ve enzimler gibi biyoaktif
maddeler aktif olarak hücre ve kök bölünmesini teşvik eder.
Mayaların salgıları, laktik asit bakterileri ve
aktinomisetler gibi yararlı mikroorganizmalar için büyüme
ortamı sağlarlar.
(4)
Aktinomisetler
Bakterilerle mantarlar arasında bir yapıya sahip
aKtinomisetler, fotosentez bakterileri ve organik madde
tarafından salgılanan amino asitlerden antimikrobiyel
maddeler üretirler. Bu antimikrobiyel maddeler ise, zararlı
mantar ve bakterileri bastırırlar.
Aktinomisetler fotosentez bakterileri ile birarada
yaşayabilirler. Böylece, her iki tür de toprağın
antimikrobiyel etkinliğini artırarak toprak ortamının
kalitesini yükseltirler.
(5) Küfler
Aspergillus ve Penicillium gibi küfler organik maddeyi hızla
bozunmaya uğratarak; alkol, esterler ve antimikrobiyel
maddeler üretirler. Bunlar ise, kötü kokuları bastırır ve
zararlı böceklerle kurtçukları önlerler.
Etkin
Mikroorganizmalar içinde bulunan her bir türün (fotosentetik
bakteriler, laktik asit bakterileri, mantarlar,
aktinomisetler ve küfler) kendine özgü önemli bir işlevi
bulunmaktadır. Ancak, fotosentez bakterileri, yararlı
mikroorganizmaların etkinliğinin en önemli bileşenidir.
Fotosentez
bakterileri, diğer mikroorganizmaların etkinliklerini
destekler. Diğer yandan, fotosentez bakterileri, diğer
mikroorganizmalarca üretilen maddeleri de kullanırlar. Bu
olay, "birlikte varoluş (coexistence) ve birlikte gelişme
(co-prosperity)” olarak adlandırılmaktadır.
Toprakta
yararlı mikroorganizmalar arttıkça, yerli yararlı
mikroorganizmaların popülasyonu da giderek artar. Böylece,
mikroflora zenginleşir ve topraktaki mikrobiyel ekosistemler
iyi dengelenir. Belirli tür mikroorganizmaların (özellikle
zararlı olanların) artışı önlenir. Böylelikle topraktan
kaynaklanan hastalıklar bastırılmış olur.
Bitki
kökleri; karbohidratlar, amino ve organik asitler ve aktif
enzimler salgılar. Etkin mikroorganizmalar büyümek için bu
salgıları kullanırlar. Bu süreç sırasında, Etkin
Mikroorganizmalar, amino ve nükleik asitler, bitkiler için
çeşitli vitaminler ve hormonlar da salgılarlar. Dahası, bu
tür topraklarda, yararlı mikroorganizmalar kök bölgesinde
(rhizosphere), bitki ile birlikte bulunurlar (symbiosis).
Sonuç olarak, yararlı mikroorganizmaların baskın olduğu bu
tür topraklarda bitkiler olağanüstü iyi büyürler.
Çevre
Uygulamaları
Yararlı
mikroorganizmalar (EM), çevrede de başarıyla
uygulanmaktadır. Çevredeki kullanım alanlarını aşağıdaki
gibi özetleyebiliriz:
1) Doğal
göl, gölet ve akarsuların temizlenmesi, bozulmuş ekolojik
dengenin yeniden kurulması
2) Hayvan
çiftlik ve barınaklarında kötü kokuların önlenmesi
3) Tavuk
çiftliklerinde kötü kokuların önlenmesi
4) Katı
Atıkların çevreye zararsız hale getirilmesi ve organik
esaslı katı atıklardan kokusuz bir işlemle EM-kompost
üretilmesi
5) Mevcut
Biyolojik Atıksu Arıtma Tesislerinde kötü kokuların
önlenmesi ve çalışma performansının iyileştirilmesi
6) Çiftlik
gübrelerinden kısa sürede kokusuz bir işlemle EM-kompost
üretilmesi
Son
yıllarda akarsu, göl ve denizlerin evsel atıklar ve tarımsal
ilaçlar ve kimyasal gübreler yüzünden kirlenmesi büyük bir
soruna dönüşmüştür. Kirlenen doğal su kaynaklarını
temizleyip tekrar eski haline döndürmek için EM teknolojisi
kullanılarak Japonya’da büyük bir halk hareketi başlamıştır.
Akarsu ve denizlerin kıyısında biriken kirli çamurların
temizlenmesi, yerel ekosistemin geliştirilmesi ve su
kalitesinin iyileştirilmesi için akarsuların kenarlarında ve
deniz kıyılarında (Seto İç Denizi) büyük EM aktifleştirme
tanklarında EM aktif (Yararlı mikroorganizmalar piyasada EM1
adı altında dormant halde ve sıvı içinde bulunmaktadır.
Kullanılmadan önce melas ilave edilerek aktifleştirilir)
üretilerek buralarda çok büyük miktarlarda kullanılmaktadır.
EM çevre
faaliyetleri, Japonya da geniş bir biçimde gazete ve
dergilere konu olmaktadır. Üstelik bu faaliyetlerin
sonuçları 2003 Mart ayında Japonya’da düzenlenen 3. Dünya Su
Forumu’nda da sunulmuştur.
Türkiye’de
Durum:
EM, ilk
kez Türkiye’ye yaklaşık 2 yıl önce girmiştir. Bugün her
türlü tarım ürünü EM ile yetiştirilmiştir ve hala da
yetiştirilmektedir. EM’nin IMO ve SKAL kuruluşlarından
organik sertifikası bulunmaktadır, Tarım Bakanlığımız
tarafından mikrobiyel aşılayıcı olarak onaylanmıştır. EM’li
tarımla hem ürün artışı sağlanmış hem de ilaç kalıntıları
içermeyen lezzetli doğal ürünler yetiştirilmiştir. Güney
sahillerimizde bazı tatil köyleri ve oteller atıksu arıtma
sistemlerinde EM kullanmaya başlamışlardır. Ayrıca, Ankara
ve Antalya yöresindeki bazı mezbahanelerde, hayvan
çiftliklerinde kokuyu önlemek ve atıksuyun kirlilik yükünü
azaltmak amacıyla kullanılmaktadır. Bazı büyük illerimizin
belediyeleri ise katı atık toplama ve bertaraf etme
tesislerinde ve Park ve Bahçelerde EM kullanmaktadırlar.
Ayrıca, bazı derlerimizde de kötü kokuların giderilmesi için
kullanılmaktadır. Ülkemizdeki çevre kirliliğinin boyutları
düşünüldüğünde, EM kullanımının kısa bir süre içinde
yaygınlaşması kaçınılmazdır.
SONUÇ
Yararlı
mikroorganizmaların tarımda, hayvancılıkta, evlerde ve
çevrede yaygın biçimde kullanılması, bu alanlarda
karşılaşılan sorunların tamamı için en uygun çözümü
sağlamaktadır. Düşünün bir kere evinizde tuvaletin temizliği
için kullandığınız EM, aynı zamanda kötü kokuları yok edip,
çıkan kirli atıksuyu da arıtmaktadır!
Ayrıca,
bununla kalmayıp atıksuyun döküldüğü akarsu ve gölleri de
temizlemekte, oralardaki canlı yaşamını destekleyen yararlı
bileşikler üretip, bozulmuş olan ekolojik dengeyi de tesis
etmektedir! Doğanın insanlara en iyisini verecek şekilde
donatıldığından hiç şüphe yoktur. Yeter ki biz insanlar onu
anlayalım ve doğanın gücünü ve kurallarını olumlu yönde
kullanmasını bilelim.
Bunu
yaparken, bu güce ve kurallara saygı göstermeli, en küçük
dahi zarar verecek eylemlerden mutlaka kaçınmamız
gerektiğini artık anlamalıyız. Atılacak yanlış adımların
geri dönüşü olmayacak, çevreyi kirleten, toprağı
cansızlaştıran, su havzalarımızı kirleten uygulamaların onun
aynası olan insanları da olumsuz yönde etkileyeceği
kuşkusuzdur. Nitekim artan hastalıklarla bunu bugün de
yaşamaktayız. |