|
KARDİYOVASKÜLER FİZYOLOJİ
Merhaba,
Hastalık Bilgi Köşemize Hoş Geldiniz. Bu site; 1959 Doğumlu
Dükkanımızın Sitesidir. Lütfen Kendinizi Dükkanımızda Gibi
Hissediniz.
Bu Sayfanın Konu Bilgileri Aşağıdadır.
Alışveriş Yapmanız Şart Değil, Bu
Sitede Doktor Yok Ama, Soru Sorabilirsiniz. Dükkanımızın
Günlük 1800
-2800, Web Sitemizin 9000 - 12000 Müşterisi Var, Size de
Ayıracak Vakit Buluruz, Soru Soran'dan Para Almıyoruz.
İster Aşağıdaki Danışma Formunu Doldurarak İstediğiniz
Soruyu Sorabilirsiniz.
İster SMS, İster Maille (birtat@birtat.com.tr),
İster Telefonla...
Ne Konuşmuşsak O Ürün
Gelecek Size. Benzeri, Kırık Döküğü Olan Ürün Gönderilmez.
Fiyat Konusunda Ne Konuşmuşsak O'dur.
1 TL Fazla Yazmayız. Kargo Pazarlığa Tabidir.
Satışlarımızda Maliye Bakanlığı Perakende Satış Fişi
Gönderilecektir.
Kapıda ödeme kolaylığı.
 |
0 542 252 70 62
0 532 402 77 44 0 464 217 18 81
0 464 214 55 33
birtat@birtat.com.tr
0 532 790 41 90 (Şikayetleriniz)
0 532 402 77 66 (Yurt Dışı
Kargo Yetkilisi)
0 535 433 27 62 (Yurt İçi Kargo Yetkilisi)
|
 |

İşyerimizin Tarım Ve Köy İşleri Rize İl
Müdürlüğü ES - 53 – 0020 Numarası İle Satış Yeri Kayıt
Belgemiz Vardır.
BİRTAT – 1959’DAN BERİ.
Yarım asırdan fazla, güvenle hizmetinizde
Doç.Dr.Tayfun Güler
KARDİYAK OLGULARIN
NONKARDİYAK CERRAHİSİNDE ANESTEZİ
Anestezistlerin
kardiyovasküler anesteziyi anlamaları hem anestezideki bilimsel
önemi açısından hem de anestezi pratiğinin modernize olması
açısından önemlidir.
Dolaşım Sistemi:
Kalp, damarlar ve kan'dan oluşur. Fonksiyonu dokulara oksijen ve
besinleri taşımak, metabolizma artıklarını da uzaklaştırmaktır.
Kalp; kanı, birbirine seri bağlı iki damar sistemi içine ittirir.
Pulmoner sirkülasyonda kan alveoler kapiller membran aracılığıyla O2
alır CO2'i bırakır. Sistemik sirkülasyonda oksijenize kan
metabolizmanın oluştuğu dokulara pompalanır, metabolizma ürünleri de
dokulardan alınarak akciğerler, böbrekler ve karaciğere götürülür.
KALP
Anatomik olarak
bir organ olmasına karşın kalp; her biri bir atrium ve ventrikül
içeren sağ ve sol kalp olmak üzere ikiye ayrılabilir. Atriumlar hem
conduit hem de priming pompalar olarak görev yaparken ventriküller
de asıl pompa rolünü oynarlar. Sağ ventrikül (RV), sistemik venöz (deoksijenize)
kanı alıp pulmoner sirkülasyona pompalarken, sol ventrikül (LV)
pulmoner venöz (oksijenize) kanı alır ve sistemik sirkülasyona
pompalar. Dört valv normalde kanın çemberler içinde tek yönde
akmasına izin verir. Kalbin pompa işlevi, bir seri kompleks
elektriksel ve mekanik olaylar zinciridir.
Kalp, bir
konnektif doku içerisinde özel çizgili kaslardan oluşur. Kalp kası;
atriyal, ventriküler kaslar ve özel pacemaker ve ileti hücrelerinden
ibarettir. Kalp kası hücrelerinin kendini uyarabilir yapıları ve
eşsiz organizasyonları nedeniyle kalp oldukça etkin bir pompadır.
Myokard hücreleri arasındaki seri, düşük rezistanslı bağlantılar,
elektriksel aktivitenin her bir kalp odacığı arasında hızla ve
düzenli bir biçimde yayılmasını sağlar. Elektriksel aktivite, bir
atriumdan diğerine ve bir ventrikülden diğerine, özel ileti yolları
aracılığıyla hızla yayılır. AV nod dışında atriumlar ve ventriküller
arasında doğrudan bir bağlantı olmaması, iletiyi geciktirir ve
atrial kontraksiyonun ventriküler doluşa katkıda bulunmasını sağlar.
KARDİYAK AKSİYON
POTANSİYELİ
Miyokard hücresi
membranı normalde K+'a geçirgen iken Na+'a kısmen impermeabl'dir.
Membrana bağlı bir Na+-K+ ATPaz, Na'u hücre dışına atarken
intrasellüler K+ miktarını da arttırır. İntrasellüler sodyum
konsantrasyonu düşük tutulurken, intrasellüler potasyum
konsantrasyonu ise ekstrasellüler mesafeye kıyasla oldukça yüksek
tutulur. Membranın Ca++'a da nispeten impermeabl olması dolayısıyla
yüksek bir ekstrasellüler-sitoplazmik Ca++ gradiyenti yaratılır.
K+'un hücre dışına çıkışı ise konsantrasyon gradyentinin düşmesi,
hücre içindeki pozitif yükün de azalmasına neden olur. K+'a anyonlar
eşlik etmediğinden hücre içi, hücre dışındaki ortama göre daha
negatif olur ve hücre membranı boyunca bir elektriksel potansiyel
oluşur. Böylece istirahat membran potansiyeli iki zıt kuvvetin
arasındaki bir dengeyi ifade eder; K+'un hareketi ile konsantrasyon
gradyentini düşürmesi ve negatif yüklenen intrasellüler ortamın
pozitif yüklü potasyum iyonlarını çekmeye çalışması. Normal
ventrikül hücresi istirahat membran potansiyeli (-80)-(-90) mV'tur.
Diğer uyarılabilir dokularda (sinir ve iskelet kası) olduğu gibi
membran potansiyeli daha az negatif hale geldiğinde ve bir eşik
değere ulaştığında, bir karakteristik aksiyon potansiyeli (depolarizasyon)
oluşur (Tablo-1). Aksiyon potansiyeli, hücre içi potansiyeli +20mV'a
geçici olarak yükseltir. Nöronlardaki aksiyon potansiyellerinin
aksine kardiyak aksiyon potansiyelindeki spike'ı bir 0,2-0,3sn süren
plato fazı izler. İskelet kası ve sinirlerdeki aksiyon potansiyeli,
hücre membranındaki hızlı sodyum kanallarının hızlı ve kısa süreli
açılmasına bağlı iken, kardiyak aksiyon potansiyeli hem hızlı sodyum
kanallarının (spike) hem de yavaş Ca++ kanallarının (plato)
açılmasına bağlıdır. Depolarizasyon aynı zamanda potasyum
permeabilitesinde geçici bir azalma da eşlik eder. Ardından normal K
permeabilitesinin restorasyonu ve Na ile Ca++ kanallarının kapanması
ile membran potansiyeli normale döner.
Depolarizasyonu
takiben hücreler tipik olarak faz 4'e kadar normal bir depolarizan
stimulusa karşı refrakterdir. Minimum refraktor period, iki
depolarizan impulsun iletilmesi arasındaki minimum intervaldir.
Hızlı iletili miyokardiyal hücrelerde bu periyot, genelde aksiyon
potansiyelinin süresi ile yakından ilişkilidir. Aksine, yavaş
iletili miyokard hücrelerinde efektif refraktör periot, aksiyon
potansiyeli'nin süresini de aşabilir.
KARDİYAK İMPULSUN
BAŞLAMASI VE İLETİMİ
Tablo 1. Kardiyak
aksiyon potansiyeli
Faz İsim Olay
Sellüler iyon hareketi
0 Upstroke Hızlı
Na kanallarının aktivasyonu (açılması) ve K+ permeabilitesinde
azalma Na+ içeri
1 Erken hızlı
repolarizasyon Na+ kanallarının inaktivasyonu ve K+
permeabilitesinde geçici artış K+ dışarı
2 Plato Yavaş Ca++
kanallarının aktivasyonu Ca++ içeri
3 Son
repolarizasyon Ca++ kanallarının inaktivasyonu ve K+
permeabilitesinin artışı K+ dışarı
4 İstirahat
potansiyeli veya diastolik repolarizasyon Normal permeabilitenin
restorasyonu (atrial ve ventriküler hücrelerde)
Spontan olarak
depolarize olan hücreler içine yavaş Na+ ve olasılıkla Ca++ sızışı
K+ dışarı
Na+ içeri, Ca++
içeri?
Kardiyak impuls
normalde, sağ atrium ile superior vena kavanın bileşkesinde yer alan
özel pacemaker hücrelerinden ibaret olan sinoatrial (SA) nodta
oluşur. Bu hücrelerin muhtemelen sodyum (ve olasılıkla Ca++)
sızdıran bir dış membranları bulunmaktadır. Sodyumun yavaşça hücre
içine sızması daha az negatif istirahat potansiyeline (-50-60mV) ve
üç sonuca neden olur: hızlı Na+ kanallarının sabit inaktivasyonu,
yavaş Ca++ kanallarından iyon geçişine bağlı -40mV eşik değerli bir
aksiyon potansiyeli ve düzenli spontan depolarizasyonlar. Her
siklüsta, hücre içine Na+ kaçağı giderek daha az negatif bir hücre
membranı oluşmasına, eşik potansiyele varıldığında Ca++ kanallarının
açılmasına, potasyum permeabilitesinin azalmasına ve bir aksiyon
potansiyeli gelişmesine neden olur. Normal Na+ permeabilitesinin
restorasyonu, SA nodtaki hücrelerin normal istirahat membran
potansiyellerine dönüşüne izin verir.
SA nodta üretilen
uyarı hızla atriumlara ve AV noda iletilir. Özel atrial fibriller bu
uyarıyı hem LA'a hem de AV noda hızla iletebilecek kapasitededir. AV
nod, RA'un septal duvarında koroner sinüsün açıldığı yerin hemen
önünde ve triküspit valvin septal kapağının üzerinde yer alır ve üç
bölüme ayrılır: Üst kavşak (AN), orta nodal (N) ve alt kavşak (NH)
bölgeleri. Orta nodal bölge intrensek spontanöz aktiviteden yoksun
iken diğer iki bölgenin bu özelliği vardır. Normalde bu kavşaktaki
spontan depolarizasyon hızının yavaş olması, hızı daha fazla olan SA
nodun, kalp hızını kontrol edebilmesini sağlar. SA nodun
depolarizasyon hızını azaltan veya AV kavşağın otomatisini artıran
her hangibir neden bu kavşağın kalbin pacemaker görevini
özetlenmesine neden olur.
SA nodda çıkan
impulslar normalde AV noda yaklaşık 0.04 sn.de varır ve 0,11sn sonra
da AV nodu terkeder. Bu gecikme, AV noddaki ufak miyokardiyal
fibrillerin yavaş iletimin sonucudur. Bu yavaş iletim yavaş Ca++
kanallarının varlığından kaynaklanırken atriumlar veya
ventriküllerdeki komşu iki hücrenin impulsları iletimi, başlıca
hızlı sodyum kanallarının aktivasyonu ve inaktivasyonuna bağlıdır.
AV nodun aşağı fibrilleri, his demetini oluşturmak üzere
birleşirler.Bu özelleşmiş fibriller grubu, intraventriküler septumun
içinden geçtikten sonra iki dala (sol ve sağ) ayrılarak
ventrikülleri depolarize eden Purkinge fibrillerini oluşturur. AV
nodal dokunun tersine, His Purkinge lifleri hızlı bir ileti
kapasitesine sahip olup iki ventrikülün myokardında nerdeyse aynı
zamanda (normalde 0,03 sn içinde) depolarizasyon oluştururlar.
İnpulsun, endokardtan epikardiyuma kadar ventriküler kas boyunca
yayılımı da bir 0.03 sn. daha gerektirir. Böylece SA nodtan çıkan
bir uyarı, normalde 0,2 sn'den daha kısa bir sürede tüm kalbi
depolarize eder. Halotan, enfluran ve izofluran SA nod
otomatisitesini deprese eder. AV nod üzerindeki etkileri ise daha
azdır, ileti zamanını ve refraktör periyodu uzatırlar. Bu iki
etkinin sonucunda inhalasyon anestezisinde sinüs bradikardisini
sonlandırmak amacıyla uygulanan bir antikolinerjiğin SA noddan
ziyade AV noddaki pacemakerleri hızlandırması nedeniyle junctional
taşikardiye neden olması sıkça görülür. Volatil ajanların Purkinje
fibrilleri ve ventriküler kas üzerindeki elektrofizyolojik etkileri,
otonomik etkileşimler nedeniyle komplekstir. Hem antiaritmik hem de
aritmojenik özellik gösterebilirler. İlki, Ca++ akışının doğrudan
depresyonuna, sonuncusu ise katekolaminlerin potansiyalize
edilmesine bağlı olabilir. Aritmojenik etki hem alfa, hem de beta-adrenerjik
reseptör aktivasyonu gerektirir.
Lokal anestezikler
genelde sistemik toksisiteye neden olan kan konsantrasyonlarına
ulaştıklarında önemli kardiyak elektrofizyolojik etkilere neden
olabilirler. Lidokain ile bu tür etkiler, terapötik dozlarda bile
görülebilir. Yüksek kan konsantrasyonlarında lokal anestezikler
sodyum kanallarına bağlanarak iletiyi hızlı deprese ederler. En
potent lokal anestezikler (bupivakain ve daha az olmak üzere
etidokain ile ropivakain) kalp ve özellikle Purkinje fibrilleri ve
ventrikül kası üzerinde daha büyük etkiye sahiptirler.
Bupivakain,
inaktive hızlı sodyum kanallarına bağlanır ve oradan yavaşça
disosiye olur. Ciddi sinüs bradikardisine, sinus nod arestine ve
malign ventriküler aritmilere neden olabilir.
Kalsiyum kanal
blokerleri, Ca++'un yavaş kanallardan akışını bloke eden organik
bileşiklerdir. Nifedipin gibi dihidropiridin blokerler, basitçe
kanalı tıkarken diğer ajanlar (verapamil ve biraz daha az olmak
üzere diltidzem) tercihen kanal depolarize inaktive durumda iken
kanala bağlanır.
KONTRAKSİYONUN
MEKANİZMASI
Miyokard
hücreleri, aktin ve miyozin isimli, iki rijit, birbirinin üzerine
kayabilen kontraktil proteinin etkileşimi sonucunda kasılır. Bu
proteinler hücrelerin kontraksiyon ve relaksasyonunda sabit
pozisyondadırlar. İki protein tamamen bir diğerinin üzerine
kaydığında hücre kısalır. Bu etkileşim normalde iki regülatör
protein tarafından engellenir: troponin ve tropomyozin. Troponin,
düzenli aralıklar ile aktine bağlanırken, tropomyozin, aktin
yapısının merkezinde uzanır. İntrasellüler Ca++ konsantrasyonundaki
bir artış (10-7'den 10-5 mol/L'ye), kalsiyum iyonlarını troponine
bağlayarak kontraksiyon oluşturur. Bu regülatör proteinlerdeki
konformasyonal değişiklikler, aktin'in aktif bölgelerinin miyozin
köprüleri ile etkileşmesini sağlar. Miyozinin aktif bölgesi,
intrasellüler Ca++ konsantrasyonunun artışı ile etkisi artan, Mg
bağımlı bir ATPaz olarak görev görür.
Her bir miyozin
köprüsü aktin üzerindeki aktif bölge üzerinde ilerledikçe bir seri
birleşime ve ayrılmalar oluşur. Her birleşmede ATP harcanır.
Eksitasyon-Kontraksiyon ikilisi
Kontraksiyonu
başlatmak için gereken kalsiyum miktarı, faz-2 sırasında yavaş
kanallardan hücreye girenden daha fazladır. Hücre içine giren ufak
miktarda Ca++, intrasellüler Ca++ depolarından önemli miktarda Ca++
salınımını sağlar: (Ca++-bağımlı Ca salınımı). Başlıca sarkoplazmik
retikulumdaki sisternaların içinde ve daha az miktarda olmak üzere T
tübüllerde yer alan bu depolar, bağlı Ca++ içerir. Kontraksiyon
kuvveti doğrudan, başlangıçtaki kalsiyum akışının miktarına
bağlıdır. Relaksasyon sırasında, yavaş kanallar kapandığında,
intrasellüler Ca++ yeniden sarkoplazmik retikuluma geri alınır.
Membrana bağlı bir ATPaz (fosfolamban) Ca++'u, sarkoplazmik
retikulum içine aktif olarak transport eder. Ca++ ayrıca
ekstrasellüler Na+ ile değiştirilerek ve bir ATPaz tarafından hücre
membranından atılarak da hücreden uzaklaştırılır. Bu nedenlerle
kalbin relaksasyonu da ATP tüketimine neden olur.
Mevcut
intrasellüler Ca++ miktarı, sunum hızı ve atılım hızı sırasıyla
maksimum gerilimi, kontraksiyon hızını ve relaksasyon hızını
belirler. Sempatetik stimülasyon, kontraksiyon kuvvetini arttırır.
Bu; beta1-adrenerjik reseptör uyarımının stimülatör G-proteini
üzerinden intrasellüler cAMP düzeyini ve intrasellüler Ca++
miktarını arttırması ile olur.
cAMP artışı, açık
Ca++ kanallarının daha uzun süre açık kalmasını sağlar. Ayrıca,
adrenerjik agonistler, fosfolamban'ın etkisini potansiyalize ederek
relaksasyon hızını da arttırırlar. Teofilin ve amrinon gibi
fosfodiesteraz inhibitörleri, intrasellüler cAMP yıkımını önleyerek
benzer türde etki gösterirler. Dijital, membrana bağlı Na+-K+ ATPazı
inhibe ederek intrasellüler Ca++ miktarını arttırır ve sonuçta
intrasellüler Na miktarının biraz artması, Na+-Ca++ değişim
mekanizması yolu ile daha büyük bir Ca++ akışına neden olur.
Glukagon da, spesifik nonadrenerjik bir reseptörü aktive edip
intrasellüler cAMP düzeyini ve sonuçta kontraktiliteyi arttırır.
Aksine, vagal
stimülasyonun ardından ACh serbestleşmesi, cGMP düzeyini arttırıp
adenilsiklazı inhibe ederek kontraktiliteyi deprese eder (ki bu
ikisi bir inhibitör G-proteinince regüle edilir). Asidoz yavaş Ca++
kanallarını bloke eder ve intrasellüler Ca++ kinetiğini olumsuz
yönde etkileyerek kardiyak kontraktiliteyi deprese eder. Çalışmalar,
volatil anesteziklerin depolarizasyon sırasında hücreye Ca++
girişini azaltarak, sarkoplazmik retikuluma girişini ve çıkışını
değiştirerek ve kontraktil proteinlerin Ca++'a duyarlılığını
azaltarak kontraktiliteyi azalttığını göstermiştir. Kalsiyum
kinetiğini değiştirme potensleri bakımından sıralama; halotan >
enfluran > izofluran > azot protoksit şeklindedir. İntravenöz
anesteziklerin direkt kardiyak depresif etkilerinin mekanizması ise
gösterilememiş olmakla beraber muhtemelen bu şekildedir.
KALBİN
İNNERVASYONU
Parasempatik
lifler başlıca atriumları ve iletim dokularını inneve eder. ACh,
spesifik kardiyak muskarinik reseptörleri (µ2) etkileyen negatif
kronotropik, dromotropik, ve inotropik etki gösterir. Aksine,
sempatik fibriller, kalpte daha geniş bir yayılım gösterirler.
Kardiyak sempatik fibriller, torasik spinal kordtan (T1-4) çıkar,
servikal gangliondan (stellate) geçerek kardiyak sinirler şeklinde
kalbe gider. Norepinefrin salınımı başlıca beta1 adrenerjik reseptör
aktivasyonu yoluyla pozitif kronotropik, dromotropik ve inotropik
etki oluşturur. Beta-2 adrenerjik reseptörler sayıca daha azdır ve
başlıca atriumlarda bulunur, aktivasyonları ile kalp hızı artar.
Alfa-1 adrenerjik reseptörler de pozitif inotropik etkiye sahiptir.
Kardiyak otonomik
inervasyon yanlıdır; sağ sempatik ve sağ vagus sinirleri başlıca
sinoatrial nodu, sol sempatik ve vagus sinirleri başlıca AV nodu
etkiler. Vagal etkiler genellikle hızlı başlayıp hızlı sonlanırken
sempatik etkiler daha yavaş başlar ve sonlanır. Sinüs aritmisi, kalp
hızında solunum ile korele siklik bir değişiklik olup vagal
tonustaki siklik değişikliklere bağlıdır.
KARDİYAK SİKLÜS
Kardiyak siklüs,
hem elektriksel hem de mekanik olaylarla tanımlanabilir. Sistol
kontraksiyona, diyastol de relaksasyona karşı gelir. Diyastolik
ventriküler doluşun çoğunluğu atrial kontraksiyondan önce pasif
olarak oluşur. Atriyal basınç trajesinde genelde üç dalga ayırt
edilebilir. Atrial sistole bağlı olarak a dalgası oluşur. c dalgası,
ventriküler kontraksiyona denk gelir ve atrioventriküler (AV) valvin
atrium içine şişkinlik yapmasında kaynaklanır. v dalgası, AV kapak
yeniden açılmadan önce venöz dönüşün oluşturduğu basınca bağlıdır. x
inişi; c ve v dalgaları arasında basıncın azalmasına bağlı olup
atriumun ventriküler kontraksiyon ile aşağı doğru çekilmesi ile
oluşur. AV kapağın yetersizliği durumunda x dalgası kaybolur ve
bariz bir bir cv dalgası ortaya çıkar. y iniş, v dalgasını izler ve
AV kapaklar açıldığında atrial basınçtaki azalmayı yansıtır.
Aortik basınç
trajesindeki çentik ise incisura olarak adlandırılır ve aortik valv
kapanmadan önce kanın LV'e doğru geçici olarak geri akmasından
kaynaklanır.
VENTRİKÜLER
PERFORMANSIN BELİRLEYİCİLERİ
Ventriküler
fonksiyondan bahsedilirken kastedilen genellikle sol ventrikül (LV)
olmasına karşın aynı konsept sağ ventrikül (RV) için de geçerlidir.
Her ne kadar ventriküller fonksiyonel olarak ayrı iseler de
birbirlerinden bağımsız olmadıkları açıkça gösterilmiştir. Ayrıca;
sistolik ve diyastolik fonksiyonu etkileyen faktörler de birbirinden
ayrılabilir; sistolik fonksiyondan kasıt ventriküler ejeksiyon iken
diyastolik fonksiyon, ventriküler doluşa bağlıdır.
Ventriküler
sistolik fonksiyon sık olarak kardiyak output (CO) ile eşdeğer
tutulur. CO, kalbin bir dakikada pompaladığı kan volümüdür. İki
ventrikül seri bağlandıklarından CO'ları da normalde eşittir. CO,
aşağıdaki eşitlik ile ifade edilebilir.
CO= Stroke volüm x
Hız
Vücut hacminden
doğan farklılıkları kompanse etmek için de CO, sık olarak vücut
yüzey alanına bölünerek kullanılır.
CI= CO / BSA
Vücut yüzey alanı
(BSA), genellikle boy ve kiloyu baz olan nomogramlardan hesaplanır.
Normal CI: 2.5- 4,2 lt/dk/m2 dır. Normal CI, genelde geniş bir sınır
aralığına sahip olduğundan ventriküler performansın
değerlendirilmesinde nispeten duyarlı olmayan bir yöntemdir. Bu
nedenle CI'deki anormallikler, büyük bir ventrikül fonksiyon
bozukluğunu gösterir. CO'un eksersize yanıtı elde edilebilirse bu
daha değerli bir yöntem olacaktır. Bu koşullarda CO'un artamayıp
oksijen tüketimine ayak uyduramayışı, miks venöz oksijen
satürasyonunda bir düşüş ile kendini gösterir. Artmış gereksinime
karşı miks venöz oksijen satürasyonunun azalması genelde yetersiz
doku perfüzyonunu gösterir. Böylece, hipoksi veya ciddi anemi
olmadığı sürece miks venöz oksijen basınç (veya satürasyonu), CO'un
yeterliliğinin tayininde en iyi ölçüm yöntemidir.
1- KALP HIZI
CO, genellikle
kalp hızı ile doğru orantılıdır. Kalp hızı, SA nodun intrensek
fonksiyonudur (spontan depolarizasyon), fakat otonomik, humoral ve
lokal faktörler ile modifiye edilir. SA nodun normal intrensek hızı
genç erişkinlerde 90-100 vuru/dk civarındadır, yaşla aşağıdaki
formüle uygun olarak azalır.
Normal kalp hızı =
118 vuru/dk - (0,57 x yaş)
Vagal aktivitenin
artması, muskarinik kolinerjik µ2 resöpterlerinin stimülasyonu
yoluyla kalp hızını yavaşlatır, sempatik aktivitenin artması da
beta1 adrenerjik reseptörler aracılığıyla kalp hızını artırır.
2- ATIM HACMİ
Atım hacmi
normalde üç majör faktör tarafından belirlenir: preload, afterload
ve kontraktilite. Preload, kontraksiyon öncesindeki kas uzunluğu;
afterload ise kasın kontraksiyonda yenmek zorunda olduğu basınçtır.
Kontraktilite, kasın intrensek bir özelliği olup kasın kontraksiyon
gücü ile ilişkili, ancak preload ve afterloadtan bağımsızdır. Kalp;
üç boyutlu, çok odacıklı bir pompa olduğundan hem ventrikülün
geometrik şekli, hem de valvüler disfonksiyon, atım hacmini
etkiliyebilir (Tablo-2).
Preload
Ventriküler
preload, end-diyastolik volüm olup genelde ventriküler doluşa
bağlıdır. CO ve LV end-diyastolik volümü arasındaki ilişki “ kalbin
Starling yasası” olarak bilinir (Figür-1). Kalp hızı sabit
kaldığında, aşırı end-diyastolik volümlere ulaşmadıkça CO doğrudan
preloada bağımlıdır. Bu noktaya gelindiğinde ise CO artık daha fazla
artmaz ve hatta azalabilir. Ventrikülün aşırı gerilmesi, aşırı bir
dilatasyona ve AV valvlerin yetersizliğine de yol açabilir.
Tablo-2 . Kardiyak
atım hacmini etkileyen majör faktörler
Preload
Kontraktilite
Afterload
Duvar hareketinde
anormallikler
Valvüler
disfonksiyon
A - Ventriküler
doluşun belirleyicileri: Ventriküler doluş, pek çok faktörden
etkilenebilirse de bunların en önemlisi venöz dönüştür (Tablo-3).
Venöz dönüşü etkileyen diğer faktörlerin çoğu genelde sabit
olduğundan normalde venöz tonus, majör belirleyicidir. Metabolik
aktivitedeki artış, venöz tonusu da arttırır, venöz kapasitans
damarlardaki volümü azaltarak kalbe venöz dönüşün artmasına neden
olur. Ventrikül doluşu ve CO'ta intraoperatif ve postoperatif
dönemde görülen değişikliklerin en önemli nedenleri, kan volümü ve
venöz tonustaki değişikliklerdir. Normalde ufak olan venöz basınç
gradyentini değiştiren herhangi bir faktör, kalbe kan dönüşünü
değiştirerek kardiyak doluşu etkiler. Bu tür faktörler arasında
intratorasik basınçtaki değişiklikler (pozitif basınçlı ventilasyon,
torakotomi) postür (cerrahi sırasında pozisyonlandırmalar) ve
perikardiyal basınç (perikardiyal hastalıklar) yer alır.
Venöz dönüş:
Kan volümü
Kan volümünün
dağılımı:
Postür
İntratorasik basınç
Perikardiyal
basınç
Venöz tonus
Ritm (atriyal
kontraksiyon)
Kalp hızı
Tablo-3. Ventrikül
preloadu etkileyen faktörler
RV preloadının en
önemli belirleyicisi, venöz dönüştür. Anlamlı bir pulmoner veya sağ
ventrikül disfonksiyonu olmadıkça LV preloadunun da majör
belirleyicisi, venöz dönüştür. Normalde her iki ventrikülün
end-diyastolik volümleri eşittir.Kalp hızı ve ritm de ventriküler
preloadu etkileyebilir. Kalp hızındaki artışlar, sistole nazaran
diyastolü daha fazla kısaltırlar. Bu nedenle kalp hızının yükseldiği
durumlarda (KH>120/dk) ventriküler doluş da progressif olarak
bozulur. Atriyal kontraksiyonun olmayışı (atriyal fibrilasyon),
inefektif oluşu (atrial flutter) veya atrial kontraksiyonun
zamanlamasındaki değişiklikler (düşük atriyal veya junctional
ritmler) ventrikül doluşunu % 20-30 arasında azaltabilir. Ventrikül
diyastolik basıncının sürdürülmesinde ventriküler doluşa atriumların
katkısı önemli olduğundan atrium sistolünün zamanlamasındaki
bozulmadan en çok, ventrikül kompliansı azalmış olgular etkilenir.
B- Diyastolik
fonksiyon ve ventrikül kompliansı
Ventriküler
end-diyastolik volümü klinik olarak ölçmek zordur. İki boyutlu
transözofageal ekokardiyografi (TEE), radyonükleid imaging ve
kontrast ventrikülografi gibi görüntüleme teknikleri ile dahi volüm
hakkında ancak yaklaşık bir değerlendirme yapılabilir. LV
end-diyastolik basınç (LVEDP) ise preloadın değerlendirilmesinde
ancak ventrikül volümü ve basınç (ventrikül kompliansı) sabit ise
kullanılabilir. Ne yazık ki, ventrikül kompliansı normalde lineer
değildir (Figür-2). Ayrıca diyastolik fonksiyondaki değişiklikler
ventrikül kompliansını azalttığından aynı LVEDP değeri daha az bir
preloadı yansıtabilir. Ventrikül fonksiyonu ve kompliansını
etkileyen pek çok faktör bilinmektedir. Ancak yine de LVEDP'nin veya
buna yakın basınçların (pulmoner kapiller wedge basınç gibi) ölçümü,
LV preloadunun değerlendirilmesinde hala en değerli yöntemdir.
Santral venöz basınç da hem RV preloadunun hem de normal kişilerin
çoğunda LV preloadunun bir göstergesi olarak kullanılabilir.
Ventrikül
kompliansını etkileyen faktörler, relaksasyon hızına ilişkin olanlar
(erken diyastolik komplians) ve ventrikülün pasif sertliği (geç
diyastolik komplians) olarak ikiye ayrılabilir. Hipertrofi, iskemi
ve asenkroni, erken kompliansı azaltırken; hipertrofi ve fibrozis
geç kompliansı azaltır. Perikardiyal hastalık, diğer ventrikülün
aşırı distansiyonu, tümörler ve cerrahi kompresyon gibi ekstrensek
faktörler de ventrikül kompliansını azaltabilir. Normalde duvarı
daha ince olduğu için RV, sıklıkla LV'den daha fazla komplianstır.
Afterload
Sağlam bir kalpte
afterload, hem sistol sırasında ventriküler duvar gerilimi, hem de
ejeksiyona arteryel direnç ile eşdeğerdir. Duvar gerilimi,
ventrikülün kendi kavitesini azaltmak için yenmek zorunda olduğu
basınç olarak da düşünülebilir. Eğer ventrikülün küre şeklinde
olduğu düşünülürse ventriküler duvar gerilimi Laplace kanunu ile
tanımlanabilir:
Daire çevresinin
gerilimi : (P x R) / (2 x H)
Bu formülde P,
ventrikül içi basınç; R, ventrikülün yarıçapı ve H, duvarın
kalınlığıdır. Her ne kadar ventrikül genellikle elipsoidal ise de
yine de bu formül kullanılabilir. Ventrikülün yarıçapı büyüdükçe
aynı ventrikül basıncını oluşturmak için gereken duvar gerilimi de o
oranda artacaktır. Aksine, duvar kalınlığındaki bir artış, ventrikül
duvar gerilimini azaltacaktır.
Sistolik
intraventriküler basınç, ventriküler kontraksiyonun gücüne, aortanın
viskoelastik özelliklerine, proksimal branşlarına, kana (viskozite
ve densite) ve sistemik vasküler rezistansa (SVR) bağlıdır. Genelde
bir hastanın viskoelastik özellikleri sabit olduğu için LV
afterloadu genellikle SVR'a eşittir. SVR, aşağıdaki eşitlikten
hesaplanabilir:
SVR= 80 x (MAP -
CVP) / CO
Bu eşitlikte MAP,
ortalama arter basıncını (mmHg); CVP, santral venöz basıncı (mmHg)
ve CO da kardiyak outputu (L/dk) ifade eder. Normal SVR, 900-1500
din.sn.cm-5tir. SVR'da akut değişiklikler olmadıkça ya da ventrikül
duvarının kalınlığında, çapında ve hacminde kronik değişiklikler
bulunmadıkça sistolik kan basıncı,LV afterloadunu yansıtan bir değer
olarak kullanılabir.
PVR = 80 x (PAP -
LAP) / CO
Bu eşitlikte PAP,
ortalama pulmoner arter basıncını; LAP ise sol atrium basıncını
ifade eder. Pratikte , LAP yerine PCWP kullanılabilir. Normal PVR,
50-150 din.sn.cm-5'tir.
CO, afterloada
ters orantılıdır (Figür-3). Duvarı daha ince olduğundan RV, LV'e
göre afterloadtaki değişikliklere daha hassastır. RV veya LV'inde
fonksiyon bozukluğu olan olgularda CO, afterloadtaki akut artışlarda
önemli oranda etkilenir. Bu durum , özellikle miyokard depresyonu
olan olgularda daha barizdir (ki bu durum anestezi sırasında
sıklıkla oluşur).
Kontraktilite
Kardiyak
kontraktilite (inotropizm), preload ve afterload'ta değişiklik
olmaksızın miyokardın intrensek pompalama yeteneğidir. Kontraktilite
miyokard kasının kasılma hızına bağlıdır ki bu da sistol sırasında
intrasellüler Ca++ konsantrasyonu ile ilişkilidir. Bazı durumlarda
kalp hızının artması, muhtemelen intrasellüler Ca++ miktarını
arttırdığı için kontraktiliteyi arttırır.
Kontraktilite;
nöral, humoral ve farmakolojik faktörlerden etkilenebilir. Sempatik
sinir sistemi aktivitesi, normalde kontraktiliteyi etkileyen en
önemli faktördür. Sempatik fibriller hem atrium, hem ventrikül
kasını, hem de nodal dokuları inerve ederler. Pozitif kronotropik
etkisine ilaveten beta1 reseptör aktivasyonu yoluyla norepinefrin,
kontraktiliteyi de arttırır. Miyokardta alfa adrenerjik reseptörler
de mevcuttur ancak pozitif inotropik ve kronotropik etkileri
minimaldir. Adrenallerden epinefrin salınımı ve sempatomimetik
ilaçlar da beta1 reseptör aktivasyonu yoluyla kontraktiliteyi
arttırır.
Miyokardiyal
kontraktilite; anoksi, asidoz, kalpteki katetolamin depolarının
tükenmesi ve miyokard kas fonksiyonunun iskemi veya infarktüse bağlı
olarak bozulması gibi faktörlerin varlığında deprese olur. Pek çok
anestezik ve antiaritmik ajan da negatif inotropturlar.
Duvar hareketi
anormallikleri
Bu anormallikler:
iskemi, skarlaşma, hipertrofi veya iletimin değişmesine bağlı
olabilir. Ventriküler kavite, simetrik olarak ve tamamen kollabe
olmazsa boşalması da bozulur.
Sistol sırasında;
hipokinezi (kontrak-siyonun azalması), akinezi (kontraksiyonun
olmaması) ve diskinezi (paradoksal bulging) kontraksiyon
anormallikleridir. Her ne kadar diğer alanlarda kontraktilite normal
ve hatta artmış olabilirse de ventrikülün kasılmada problemi olan
alanları stroke volümü azaltabilir ve bozabilir. Bozulmanın
ciddiyeti; kontraksiyon anormalliği olan sahaların büyüklüğü ve çapı
ile ilişkilidir.
Valvüler
disfonksiyon
Valvüler
disfonksiyon, kalbin dört valvinden birinde oluşabilir ve stenoz,
regürjitasyon veya her ikisine birden neden olabilir. Bir AV kapağın
(triküspit veya mitral) stenozu, başlıca ventriküler preloadu
azaltmak yoluyla strok volümü de azaltırken bir semilunar kapağın
(aortik veya pulmoner) stenozu, ventriküler afterloadu arttırarak
atım hacmini azaltacaktır. Aksine, valvüler regürjitasyon; preload,
afterload ve kontraktiliteden bağımsız olarak tek başına atım
hacmini azaltır. Bir AV kapak yetersiz ise her sistolde atılan kanın
bir kısmı atriuma geri kaçacaktır. Bir semilüner kapak yetersiz
olduğunda ise atılan kanın bir kısmı diyastolda ventrikül içine geri
dönecektir.
VENTRİKÜL
FONKSİYONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ
1. VENTRİKÜL
FONKSİYON EĞRİLERİ
CO veya strok
volümün preload ile ilişkisini gösteren eğri, patolojik durumların
değerlendirilmesinde ve ilaç tedavisinin anlaşılmasından yarar
sağlar. Normal sağ ve sol ventrikül fonksiyon eğrileri, Figür-4'te
gösterilmiştir. Ventriküler basınç-volüm diyagramları ise,
kontraktiliteyi preload ve afterload'dan ayırdıklarından ötürü daha
da yararlıdır. Bu tip diyagramlarda iki nokta ayrımsanabilir:
end-sistolik nokta (ESP) ve end-diyastolik nokta (EDP). İlki
sistolik fonksiyonu yansıtırken ikincisi daha çok diyastolik
fonksiyonu yansıtır. Herhangi bir andaki kontraktil durumda, tüm
ESP'ler aynı çizgi üzerindedir; yani end-sistolik volüm ve
end-sistolik basınç arasındaki ilişki sabittir.
2. SİSTOLİK
FONKSİYONUN DEĞERLENDİRİLMESİ
Ventrikül
basınçında sistol sırasında zamana karşı oluşan değişiklik (dP/dt),
sıklıkla kontraktilitenin ölçümünde kullanılır. Kontraktilite
doğrudan dP/dt ile orantılıdır. Ancak bunun ölçümü yüksek doğruluğu
olan özel bir ventriküler kateter gerektirir. Preload, afterload ve
kalp hızından etkilenebileceği için dP/dt'nin yararı da sınırlıdır.
Ejeksiyon
Fraksiyonu
Ejeksiyon
fraksiyonu (EF), diyastol sonundaki ventriküler volümün ejekte
edilen miktarı olup sistolik fonksiyonun klinik değerlendirilmesinde
en sık kullanılan ölçüm yöntemidir. Aşağıdaki eşitlik ile
hesaplanabilir:
EF = ( EDV - ESV )
/ EDV
Bu eşitlikte EDV,
LV'ün diyastolik volümü; ESV ise end-sistolik volümdür. Normalde EF
yaklaşık 0,67±0,08'dir. Ölçümler preoperatif dönemde kardiyak
kateterizasyon, radyonükleotid çalışmalar, transtorasik veya
transözofageal ekokardiyografi ile yapılabilir. Hızlı yanıt
verebilen termistörlü pulmoner arter kateterleri ile sağ ventrikül
ejeksiyon fraksiyonu ölçülebilir Ancak PVR arttığında, RV-EF'ndaki
azalma kontraktiliteden çok afterloadu yansıtacaktır.
3. DİYASTOLİK
FONKSİYONUN DEĞERLENDİRİLMESİ
LV diyastolik
fonksiyonu klinik olarak Doppler ekokardiyografisi ile
değerlendirilebilir. Diyastol sırasında mitral kapaktan akım hızı
ölçülebilir. Diyastolik akımın erken pikinin geç sistolik akıma
(atrial) oranı normalde 1-2'dir. 1'den büyük bir akım hızı oranı
genellikle azalmış komplians ve diyastolik disfonksiyonu gösterir.
KORONER
SİRKÜLASYONUN ANATOMİ VE FİZYOLOJİSİ
1. ANATOMİ
Miyokardiyal kan
akımı başlıca sağ ve sol koroner arterlerden sağlanır. Kan,
epikardiyal venlerden endokardiyal venlere akar. Miyokardı perfüze
ettikten sonra koroner sinüs ve arterior kardiyak venler yoluyla sağ
atriuma döner. Kanın ufak bir miktarı da thebesian venler ile
doğrudan kalp odacıklarına dökülür. Sağ koroner arter normalde RA,
RV ve posterior LV'ün bir bölümünü kanlandırır. Sol koroner arter
ise LA ve LV (başlıca anterior ve lateral duvarlarını) besler. SA
nodun kanlanması, olguların %60'ında sağ koroner arter, %40'ında da
sol koroner arter yoluyla olur. AV nod ise %90 olguda sağ koroner
arterin sirkumfleks dalından kan alır.
2. KORONER
PERFÜZYONUN BELİRLEYİCİLERİ
Diğer organlardaki
sürekli kan akımının aksine aralıklı olması nedeniyle koroner
perfüzyon emsalsizdir. Kontraksiyon sırasında, LV'deki
intramiyokardiyal basınçlar, sistemik arteriyel basınca yaklaşır.
LV'ün kontraksiyon kuvveti, koroner arterlerin miyokard içinde kalan
kısımını hemen hemen tamamen oklüde eder ve kan akımı epikardiyal
venlerde ersine döner. Diyastolün geç döneminde bile LV basıncı,
venöz basıncı (sağ atrial) aşar. Böylelikle, koroner perfüzyon
genellikle aortik basınç ve ventrikül basıncı arasındaki fark
tarafından belirlenir ve LV, hemen tamamen diyastol sırasında
beslenir. Aksine RV, hem diyastol hem de sistol sırasında perfüze
olur. Ayrıca arteriyel diyastolik basınç, miyokardiyal kan akımının
belirlenmesinde ortalama arter basıncından daha önemlidir.
Koroner perfüzyon
basıncı: Arteryel diyastolik basınç - LVEDP
Aortik basınçtaki
azalmalar veya VEDP' daki artışlar, koroner perfüzyon basıncını
azaltır. Kalp hızının artması da diyastolik süreyi azaltacağından
koroner perfüzyonu da azaltır. En büyük intramural basınçlar sistol
sırasında oluştuğundan, koroner perfüzyon basıncının azaldığı
durumlarda endokardiyum iskemiye daha çok hassastır.
Koroner kan
akımının kontrolü
Koroner kan akımı
normalde miyokardın metabolik gereksinimine paraleldir. İstirahatte
erişkin bir erkekte koroner kan akımı yaklaşık 250 ml/dk'dır.
Miyokard kendi kan akımını, 50-l20 mmHg arasında perfüzyon basınç
olduğunda regüle eder. Bu sınırların dışında kan akımı, basınca
bağımlı hale gelir.
Normal koşullar
altında kan akımındaki değişiklikler başlıca, metabolik gereksinime
cevaben koroner arteryel tonusta oluşan değişiklikler sonucunda
ortaya çıkar. Hipoksi, hem doğrudan hem de adenozin salınımı yolu
ile dolaylı olarak koroner vazodilatatöre neden olur. Otonomik
etkiler genelde zayıftır. Hem a1 ve hem de b2 adrenerjik reseptörler
koroner arterlerde mevcuttur. a1 reseptörler başlıca daha büyük
epikardiyal venlerde lokalize iken, b2 reseptörler başlıca daha
küçük intramusküler ve subendokardiyal damarlarda bulunur. Sempatik
stimülasyon. metabolik gereksinimi artırarak b2 reseptör aktivasyonu
yoluyla genelde miyokardiyal kan akımını arttırır. Parasempatik
uyarıların koroner damar ağında etkisi genelde zayıf olup minimal
vazodilatasyon oluşturur.
3. MİYOKARDİYAL
OKSİJEN DENGESİ
Normalde
miyokardiyal oksijen dengesi, miyokardiyal kan akımının en önemli
belirleyicisidir. Oksijen gereksiniminin %20'sini bazal ihtiyaçlar,
% 1'ini elektriksel aktivite, %15'ini volüm işi, % 64'ünü ise basınç
işi oluşturur. Diğer dokuların pek çoğu normalde arteryel kandan
%2,5 oranında oksijen çeker. Miyokard için bu oran % 65'tir.
Koroner sinüs
oksijen satürasyonu normalde % 30'dur. Bu nedenle miyokard (diğer
dokuların aksine) kan akımındaki azalmayı, Hb'den daha çok oksijen
ekstrakte ederek kompanse edemez. Miyokardın oksijen gereksinimdeki
herhangi bir artış, sadece koroner kan akımındaki artış ile
karşılanabilir. Miyokardın oksijen gereksinimi ve sunumuna ilişkin
en önemli faktörler Tablo-4'te sunulmuştur. Kalp hızının ve biraz
daha az olmak üzere ventriküler end-diyastolik basıncın hem sunumun
hem de gereksiniminin önemli belirleyicileri olduğuna dikkat ediniz.
LV kan akımının
ölçümü için bir diyastolik basınç zaman indeksi (DPTI) önerilmiş
olup aşağıdaki eşitlik ile hesaplanabilir:
DPTI = Koroner
perfüzyon basıncı x sistol süresi
Benzer şekilde,
oksijen gereksinimi de bir basınç zaman indeksi (TTI) ile
ölçülebilir.
TTI= sistolik kan
basıncı x sistol süresi
İki indeksin
birbirine oranı, (endokardiyal viabilite oranı da denilir) oksijen
gereksinim -sunum dengesinin değerlendirilmesinde yararlı olabilir.
0,7 den küçük bir oran, genellikle subendokardiyal iskemi ile
birliktedir.
Tablo-4.
Miyokardın oksijen sunumu-gereksinimi
arasındaki dengeyi
etkileyen faktörler.
..Sunum :
Kalp hızı :
Diyastol
süresi
Koroner
perfüzyon basıncı:
Aortik
diastolik kan basıncı
Ventriküler end-diyastolik basınç......
Arteryel
oksijen içeriği:
Arteryel
oksijen basıncı
Hb
konsantrasyonu
Koroner damar
çapı
Gereksinim :
Bazal
gereksinimler
Kalp hızı
Damar
basıncı:
Preload
Afterload
Kontraktilite
SİSTEMİK
SİRKÜLASYON
Sistemik damar
ağı; fonksiyonel olarak arterler, arterioller, kapillerler ve venler
olarak ayrılabilir. Arterler, çeşitli organların kanlanmasını
sağlayan yüksek basınçlı damarlardır. Arterioller, kapiller yatağı
doğrudan besleyen ve kan akımını kontrol eden ufak damarlardır.
Kapillerler, ince duvarlı damarlar olup kan ve dokular arasında
nutrientlerin değişimine izin verirler. Venler de kanın kapiller
yataktan kalbe dönmesini sağlarlar. Kanın çeşitli kompartmanlardaki
dağılımı Tablo-5'de gösterilmiştir. Kan volümünün çoğunun sistemik
sirkülasyonda özellikle sistemik venlerde olduğuna dikkat ediniz.
Tablo-5. Kan
volümünün normal dağılımı(%)
Kalp ..7..
Pulmoner
sirkülasyon ........ 9..
Sistemik
sirkülasyon
Arteryel
Kapiller
Venöz .
..15..
5..
64..
Sistemik venöz
tonustaki değişiklikler, bu damarların bir kan rezervuarı olarak
görev yapmasını sağlar. Anlamlı kan veya sıvı kayıplarını takiben,
venöz tonusun sempatik uyarı ile artması, bu damarların
kalibrasyonunu azaltarak içlerindeki kanın vasküler yatağın diğer
kısımlarına şiftine neden olur. Aksine venodilatasyon da bu
damarların, kan volümündeki artışa adapte olmasını sağlar. Kanın
kalbe dönüşünde, venöz tonusun sempatik kontrolü önemli bir
belirleyicidir. Anestezi indüksiyonundan sonra bu tonusun
kaybolması, hipotasiyona sıklıkla katkıda bulunur.
OTOREGÜLASYON
Pek çok dokuda,
kendi kan akımını regüle etme özelliği (otoregülasyon) bulunur.
Perfüzyon basıncının azalması ve doku ihtiyacının artması durumunda
arteriollerde dilatasyon oluşurken basıncın artması veya ihtiyacın
azalması arteriollerde konstriksiyon oluşturur.Bu olay, hem vasküler
düz kasın gerilmeye karşı intirensek yanıtına hem de K+, H+ CO2,
adenozin, laktat gibi vazodilatatör metabolik ürünlere bağlıdır.
ENDOTELYUM
KAYNAKLI FAKTÖRLER
Vasküler endotel,
kan basıncının ve akımının konrolünde önemli rol oynayan maddelerin
salınmasında veya modifiye edilmesinde metabolik olarak aktif bir
rol oynar. Bu tip maddeler arasında; vazodilatörler (nitrik
oksit-NO), prostasiklin (PGI2), vazokonstriktörler, antikoagülanlar
(trombomodülin, protein C), fibrinolitikler (doku plasminojen
aktivatörü) ve platelet agregasyonunu inhibe eden faktörler (NO ve
PGI2) yer alır. Nitrik oksit, nitrik oksit sentetaz yardımıyla
argininden sentez edilir. Bu maddenin pek çok fonksiyonu
bulunmaktadır. Dolaşımda potent bir vazodilatördür. Guanilat siklazı
bağlar, cGMP düzeyini artırarak vazodilatasyon neden olur. Endotel
kaynaklı vazokonstriktörler ve endotelin de trombin ve epinefrine
cevaben salgılanırlar.
SİSTEMİK VASKÜLER
YATAĞIN OTONOMİK KONTROLÜ
Her ne kadar hem
sempatik hem de parasempatik sistemler, sirkülasyon üzerinde önemli
etkilere sahip ise de damar yatağının otonomik kontrolü başlıca
sempatik yolla olur. Sirkülasyonun sempatik kontrolü, tüm torasik ve
ilk iki lomber spinal segmentlerden başlar. Buradan çıkan fibriller,
kan damarlarından zengin olup ya spesifik otonomik sinirler olarak
ya da spinal sinirlere eşlik ederek yol alırlar. Sempatik sinirler,
kapillerler dışında tüm damar ağını innerve ederler. Başlıca
arteryel yataktaki tonusun değişmesi hem kan basıncını, hem de kan
akımının çeşitli organlarına dağılımını regüle eder. Venöz tonustaki
değişmeler ise kalbe venöz dönüş miktarını etkiler.
Damar ağı, hem
sempatik vazokonstriktör, hem de vazodilatatör fibrillere sahiptir
ancak ilki pek çok dokuda fizyolojik olarak daha önemlidir. Alfa-1
adrenerjik reseptörler yoluyla oluşan sempatik vazokonstrüksiyon;
iskelet kası, böbrekler, barsaklar ve ciltte potent olabilirken,
beyin ve kalpte daha az etkilidir. En önemli vazodilatör fibriller
ise iskelet kasında olup eksersiz sırasında beta-2 reseptörler
yoluyla kan akımının artmasını sağlarlar.
Yoğun emosyonel
uyarılar ile oluşabilen vazovagal senkop, hem vagal hem de sempatik
vazodilatör fibrillerin aktivasyonu sonucudur.
Kalbin vasküler ve
otonomik tonusu, aşağı pons ve medullada retiküler formasyondaki
vazomotor merkezler tarafından kontrol edilir. Bazı vazokonstriktör
ve vazodilatatör alanlar tespit edilmiştir. Vazokonstrüksiyon;
yukarı medulla ve aşağı ponsun anterolateral alanlar, tarafından
kontrol edilir. Bu alandaki adrenerjik hücrelerden spinal korda çok
miktarda fibril gider. Bunlar aynı zamanda katekolaminlerin
adrenallerden sekresyonundan sorumludur.
Vazodilatatör
alanlar, aşağı medullada lokalizedir. Vazomotor output, SSS'nden
giren (hipotalamus, serebral korteks ve beyin sapındaki diğer
alanlar da olmak üzere) inputlar tarafından modifiye edilir.
Posterolateral medulladaki alanlar, vagal ve glossofaringeal
sinirlerden gelen inputları alır ve sirkülatuar reflekslerin
oluşturulmasında önemli bir rol oynar. Sempatik sistem normalde
vasküler yatağın kronik vasküler tonusunu sürdürür. Anestezi
indüksiyonu veya sempatektomiyi takiben bu tonusun kaybı
perioperatif hipotansiyona katkıda bulunur.
ARTERYEL KAN
BASINCI
Sistemik kan
akımı, kalbin siklik aktivitesi yüzünden büyük arterlerde pulsatil
iken, zamanla sistemik kapillerlere ulaştığında süreklilik (laminer)
kazanır. Büyük arterlerde ortalama basınç, 95 mmHg civarında olup
büyük sistemik venlerle kalbe dönerken 0'a kadar düşer.
En büyük basınç
düşüşü % 50 civarında olup arterioller boyunca görülür ki sistemik
vasküler rezistansın büyük bir bölümünü bunlar oluşturur.
Ortalama arter
basıncı (MAP), yaklaşık olarak SVR x CO'un sonucudur. Bu ilişki, Ohm
yasasının sirkülasyona uyarlanmış şeklidir.
MAP - CVP= SVR x
CO
MAP ile
karşılaştırıldığında CVP küçük bir değer olduğundan bu eşitlikte
genellikle ihmal edilir. Bu ilişkiden anlaşılacağı üzere bir
hipotansiyon, ya CO' un, ya SVR veya her ikisinin birden düşmesine
bağlıdır. Arteryel kan basıncını sürdürebilmek için birindeki bir
düşüş, diğerindeki artış ile kompanse edilmelidir. Ortalama arter
basıncı, arteryel basınç dalgasından ölçülebileceği gibi aşağıdaki
formül ile de hesaplanabilir:
MAP= DAB+
(SAB-DAB) / 3
Arteryel kan
basıncı, atım hacmi ile doğru, arteryel ağacın kompliansı ile ters
orantılıdır. Bu nedenle nabız basıncındaki azalmalar; atım
hacmindeki azalmaya, SVR'taki bir artışa veya her ikisine birden
bağlı olabilir.
Arteryel dalga
formunun büyük arterlerden periferdeki daha küçük damarlara iletimi,
kanın gerçek hızından daha hızlıdır. Arteryel dalga aortada kana
kıyasla 15 kez daha hızlı hareket eder.
Arteryel kan
basıncının kontrolü
Arteryel kan
basıncı; kompleks nöral, humoral ve renal mekanizmalar ile hemen,
orta vadede ve uzun vadede olmak üzere regüle edilir.
A. Acil kontrol:
Kan basıncının dakikadan dakikaya kontrolü, başlıca otonom sinir
sistemi refleksleri ile olur . Kan basıncındaki değişiklikler, hem
santral (hipotalamus ve beyin sapında olanlar) ve hem de periferik
olarak (özel baroreseptörler) hissedilir. Kan basıncındaki
azalmalar; sempatik tonusu arttırır; adrenallerden epinefrin
sekresyonunu arttırır, vagal aktiviteyi suprese eder. Oluşan
sistemik vazokonstriksiyon, kalp hızında ve kardiyak
kontraktilitedeki artış ile kan basıncı yükselir. Aksine,
hipertansiyon ile sempatik aktivasyon azalır, vagal tonus artar.
Periferik
baroreseptörler, Common karotid arterlerin bifürkasyonunda ve aortik
arkta yer alırlar. Kan basıncınınn yükselmesi, baroreseptör
deşarjını arttırıp sistemik vazokonstriksiyonu inhibe eder, vagal
tonusu arttırır (baroreseptör refleks). Kan basıncındaki azalmalar,
baroreseptör deşarjını azaltarak vazokonstriksiyona ve vagal tonusun
azalmasına neden olur. Karotid baroreseptörleri, Herring siniri
(glossofarengeal sinirin bir dalı) yoluyla beyin sapındaki
sirkülatuar merkezlere sinyal yollarken aortik baroreseptörlerden
çıkan aferent sinyaller, vagus siniri ile taşınır. İki periferik
reseptörden, karotitte olanı fizyolojik olarak daha önemlidir ve
postür değişikliği gibi akut olaylarda kan basıncında oluşan
değişiklikleri minimale indirmekten sorumludur.
MAP, 80-160 mmHg
arasında iken karotid baroreseptörleri maksimum düzeyde efektiftir.
Akut kan basıncındaki değişikliklere adaptasyonunun 1-2 gün olması,
kan basıncının uzun süreli kontrolünde bu refleksi etkisiz kılar.
Tüm volatil anestezikler, normal baroreseptör yanıtını deprese
ederler, ancak izofluran ve enfluranda bu etki biraz daha azdır.
Kardiyopulmoner gerilim reseptörleri, atriumlarda ve pulmoner
sirkülasyonda lokalize olup benzer bir etkiye neden olabilirler.
B. Orta vadeli
kontrol: Artmış sempatik aktivasyonla birlikte arteryel basınçta bir
kaç dakika süren azalmalar, renin angiotensin aldosteron sistemini
aktive eder, arginin vazopressin (AVP) sekresyonunu arttırır ve
normal kapiller sıvı değişimini değiştirir. Hem angiotensin II ve
hem de AVP, potent arterioler vazokonstriktördürler. Orta vadeli
etkileri, SVR'ı artırmaktır. Angiotensin II oluşumunun aksine
vazokonstrüksiyon oluşturacak kadar AVP sekresyonu olabilmesi için
hipotansiyonun ciddi olması gerekir.
Arteryel kan
basıncındaki değişikliklerin süreklilik arz etmesi, kapiller
basınçlardaki sekonder etkileri nedeniyle dokularda sıvı değişimini
de etkiler. Hipertansiyon intravasküler sıvının interstisiyel
hareketini arttırırken hipotansiyon intenstisiyel sıvının
intravasküler alana şiftini hızlandırır. İntravasküler volümdeki bu
tür kompansatuar değişiklikler, özellikle renal fonksiyonun yeterli
olmadığı durumlarda, kan basıncındaki oynamaların azaltılmasına
katkıda bulunur.
C. Uzun süreli
kontrol: Arteryel basınçtaki değişiklikler bir kaç saat sürdüğünde
daha yavaş renal mekanizmalar devreye girer. Kan basıncını normale
getirmek üzere böbrekler, total vücut sodyum ve su dengesini
değiştirir.
Hipotansiyon,
sodyum (ve su) retansiyonuna neden olurken hipertansiyon genellikle
normal kişilerde sodyum atılımını arttırır.
KAYNAK
1. Morgan GE,
Mikhail MS: Clinical Anesthesiology 2nd edition, Prentice-Hall
International Inc., Appleton & Lange 1996.
KARDİAK HASTALARIN
NONKARDİYAK CERRAHİSİNDE ANESTEZİ .
1.HİPERTANSİYON
1.1.İntraoperative
esaslar:
Bir hipertansif
hastanın anestezi stratejisi, o hasta için uygun sınırlarda ve
stabil olarak seyreden bir kan basıncı sağlamaya yönelik olmalıdır.
Labil hipertansiyon'lu veya yakın geçmişte hafif bir hipertansiyonu
olmuş olgulara, normotansif olgular gibi davranılabilir. Buna karşın
uzun süreli, veya kötü tedavi edilmiş olgularda serebral kan
akımının (CBF) otoregülasyonunun bozulacağı da akılda tutulmalıdır.
Bu olgularda yeterli CBF sağlanabilmesi için normalden daha yüksek
ortalama arter basıncı (MAP) değerlerine gereksinim vardır. Oysa bu
tür uzun süredir hipertansif olan olgularda koroner arter hastalık
(KAH) ve kardiyak hipertrofinin eşlik etme şansı da yüksek
olacağından kan basıncındaki aşırı yükselmelere de izin verilmemesi
gerekmektedir. Hipertansiyon, özellikle taşikardi ile beraber ise;
myokardiyal iskemiyi, ventriküler disfonksiyonu veya her ikisini
birden tetikleyebilir ya da ağırlaştırabilir. Arteriyel kan
basıncının genellikle preoperatif değerlerinin +% 10-20 sınırlar
içinde tutulması uygun olacaktır. Eğer anlamlı hipertansiyon varsa
(>180/120 mmHg) peroperatif dönemde arteryel kan basıncının normalin
üst sınırlarında (150-140/90-80 mmHg) tutulması tercih edilmelidir.
1.2.Monitorizasyon
:
Hipertansif
olguların çoğunda özel intraoperatif monitörler gerekli değildir.
Direkt intraarteryel basınç monitorizasyonu, kan basıncında büyük
oynamaları olan ya da kardiak afterload ve preloadta hızlı ve
anlamlı değerlerin bekleneceği major cerrahi girişimlerde tercih
edilmelidir. Op. süresince EKG monitorizasyonunda ilk amaç iskemi
bulgularının gözlenmesi olmalıdır. 2 st. veya daha uzun sürecek
cerrahi girişimlerde idrar çıkışı yakın izlenmelidir. İnvaziv
hemodinamik monitorizasyon uygulandığında, ventriküler hipertrofisi
olan olgularda sıklıkla ventriküler kompliansın azaldığı görülecek,
yeterli sol ventrikül enddiyastolik volümü (LVEDV) ve kardiyak
outputu (CO) sağlamak için daha yüksek PCWP'lar (12-18 mmHg) gerekli
olacaktır.
1.3.İndüksiyon:
Hipertansif
olgularda anestezi indüksiyonu ve endotrakeal intübasyon sıklıkla
hemodinamik instabiliteye neden olur. Preoperatif dönemdeki
antihipertansif tedavinin yeterliliği ile yakın bir ilişki göstermek
üzere anestezi indüksiyonunu takiben hipotansiyon, endotrakeal
intübasyonu takiben de abartılı bir hipertansif yanıt oluşacaktır.
İndüksiyonu takiben oluşan hipotansiyonun derecesi, kullanılan
ajanın ve antihipertansif ajanların sirkülatuar depresan etkilerinin
birbirinin arttırmasına da bağlıdır (Tablo-1). Antihipertansif
ajanların çoğu ve genel anestezikler ya vazodilatatör, ya kardiak
depressandır ya da her iki özelliği birden taşırlar. İlaveten pek
çok hipertansif olgu, preoperatif dönemde volüm kaybetmiş
olgulardır. Sempatolitik ajanlar (Beta-adrenerjik blokerler,
alfa-adrenerjik blokerler, santral a2, ganglion bloke edici ajanlar)
sempatetik tonusu azaltıp vagal aktiviteyi arttırraak normal
protektiv sirkulatuar reflexleri zayıflatırlar. Hipertansif
olguların yaklaşık % 25'inde endotrakeal intubasyonu takiben ciddi
hipertansiyon gözlendiği belirtilmektedir. Laringoskopinin süresi
ile hipertansiyonun ciddiyeti arasında kesin bir ilişki
gösterilememişse de mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır. Ayrıca
intübasyon derin anestezi altında yapılmalı ancak hipotansiyondan da
kaçınılmalıdır.
Tablo-1: Kronik
antihipertansif ajanların istenmeyen yan etkileri
İLAÇ GRUBU
İSTENMEYEN ETKİLER
Diüretikler
Tiazid
Hipokalemi, hiponatremi, hiperglisemi, hiperlipidemi, hiperürisemi
Potasyum
tutanlar Hiperkalemi
Sempatolitikler
Beta
adrenerjik blokerler Bradikardi, ileti gecikmesi, miyokardiyal
depresyon, bronş tonusunda artış, sedasyon
Alfa
adrenerjik blokerler Postural hipotansiyon
Santral alfa-2
agonistler
Postural
hipotansiyon, sedasyon, anestezi gereksiniminde azalma, bradikardi,
rebound hipertansiyon, pozitif Coombs testi ve hemolitik anemi
(metildopa), hepatit (metildopa)
Ganglion
blokerleri Postural hipotansiyon, diare, tuz ve sıvı retansiyonu,
depresyon(reserpin)
Kalsiyum kanal
blokerlerifdhfghfgh
Kardiyak
depresyon, bradikardi, iletim bloğu (verapamil, diltiazem),
periferik ödem (nifedipin), nöromusküler blokajda artış
Vazodilatörler
Postural
hipotansiyon, refleks taşikardi, sıvı retansiyonu, sistemik lupus
eritamatosus benzeri sendrom (hidralazin), plevral veya perikardiyal
effüzyon (minoksidil)
ACE inhibitörleri
Postural hipotansiyon, renal disfonksiyon, hiperkalemi, kemik iliği
depresyonu
Endotrakeal
intübasyon sonrası gelişecek hipertansif atağı önlemeye yönelik bazı
girişimler şunlardır.
1) Potent bir
volatil ajanın 10-15 dk. süreyle kullanılması ile anestezinin
derinleştirilmesi.
2) Bolus narkotik
kullanılması
a- Fentanyl
2.5-5 mikrog/kg.
b- Alfentanil
15-25 mikrog/kg
c- Sufentanil
0.25-0.5 mikrog/kg
3) Lidokain 1.5
mg/kg iv veya intratrakeal
4) Beta adrenerjik
blokaj; a-Esmolol 0.3-1.5 mg/kg b-Propranolol 1-5mg c-Labetolol
10-50 mg
5) Nitroprusside;
1-2 mikrog/kg
6) Havayolunun
topikal anestezisi. Klonidin ile premedikasyon uygulanması da
intübasyona karşı oluşan hipertansif yanıtı azaltmaktadır.
1.4.Anestezik
Seçimi:
1.4.1.Anestezi
indüksiyonu : Herhangi bir ajanın veya tekniğin bir diğerine
üstünlüğü hipertansif olgularda açık olarak gösterilememiştir.
Rejyonel anesteziyi takiben oluşan kan basıncı azalması, hipertansif
olgularda normotansif olgulara göre daha abartılıdır.
Barbiraturatlar , benzodiazepinler, propofol ve etomidat pek çok
hipertansif olguda genel anestezi indüksiyonu amacıyla güvenle
kullanılabilir. Ketamin ise elektif olgularda sempatetik stimülasyon
oluşturacağından kontrendikedir.
1.4.1. Anestezinin
idamesi: Anestezi, volatil ajanların yalnız veya N2O ile birlikte
kullanılması, dengeli teknikler (narkotik + kas gevşetici) yüksek
doz opioidler, veya diğer total iv. tekniklerin biri ile
sürdürülebilir. Kullanılan tekniğin volatil anesteziklerle
kombinasyonu, kan basıncının kontrolünde daha başarılı olunmasın
sağlayabilir. Vazodilatasyon ve nisbeten hızlı titre edilebilen ve
reversible myokardiyal depresan etkileri, volatil ajanların kan
basıncı üzerindeki etkilerinin kolaylıkla titre edilmesini sağlar.
Bazı klinisyenler, opioidlerin ve özellikle sufentanil'in daha büyük
otonomik supresyon ve kan basıncı kontrolüne izin verdiğine
inanırlar.
1.4.3. Kas
Gevşeticiler: Pankuronyum dışında her hangi bir kas gevşetici
kullanılabilir. Pankuronyumun oluşturacağı vagal blokaj ve nöral
katekolamin salınımı, kötü kontrol edilmiş hipertansif olgularda
hipertansiyonu arttırabilir. Bununla birlikte ufak ve artan dozlarda
kullanıldığında pankuronyumun kan basıncı ve kalp hızında
oluşturacağı artışlar daha sınırlı olacaktır. Ayrıca opioidlerin
veya cerrahi maniplasyonların oluşturacağı aşırı vagal tonus
artışlarında faydalı bile olabilir.
1.4.4.
Vazopressörler: Hipertansif olgularda endojen ketakolaminler ve
eksojen sempatetik agonistlere karşı yanıtlar abartılı olur. Aşırı
bir hipotansiyonu tedavi etmek için bir vazopressör gerektiğinde
fenilefrin gibi doğrudan etkili bir ajanın ufak dozlarının (25-50
microg) kullanılması, indirekt ajanlara tercih edilmelidir. Bunun
dışında ufak doz (5-10 mg) efedrin kullanımı vagal tonusu yüksek
olgularda tercih edilebilir.
1.4.5.
İntraoperatif hipertansiyon Anestezinin derinleştirilmesine yanıt
vermeyen bir intraoperatif hipertansiyon, pek çok parenteral ajanla
tedavi edilebilir (Tablo-2). Bu tedaviye başvurulmasından önce
hipoksemi veya hiperkapni gibi olası nedenlerin dışlanmasına dikkat
edilmelidir. Kullanılacak hipotansif ajanın secimi, hipertansiyonun
ciddiyetine, ortaya çıkış hızına ve nedenine (Ventriküler
fonksiyona, kalp hızına bronkospastik pulmoner hastalık olup
olmadığına) göre değişkenlik gösterir. Nitroprusside, orta derecede
ciddi ve ciddi hipertansif hastalıkların tedavisinde etkin ve en
hızlı etkili ajan olma özelliğini korumaktadır. Nitrogliserin ise
daha az etkili olmakla birlikte myokardiyal iskeminin önlenmesinde
ve tedavisinde faydalıdır. Ventriküler fonksiyonu iyi olan, kalp
hızı yükselmiş olgularda beta adrenerjik blokerler uygun bir seçim
olacakken brokospastik olgularda kontrendikedir Hidralazin, kan
basıncının kontrolü için uygun bir ajan olmakla birlikte reflex
taşikardiye neden olur.
Tablo -2 :
Hipertansiyonun akut tedavisinde kullanılan parenteral ilaçlar
İLAÇ DOZ
SINIRLARI
ETKİNİN
BAŞLAMASI (dk.)
ETKİNİN
SÜRESİ(dk.)
Nitroprussit
0.5-10 mg/kg/dk
30 - 60
1 - 5
Nitrogliserin ....
0.5-10 mg/kg/dk
1
3 - 5
Esmolol 0.5 mg/kg
1
12 - 20
Labetalol 5 - 20
mg
1 - 2
240 - 480
Propranolol 1 - 3
mg
1 - 2
1 - 2
Nifedipine 10 mg
5 - 10
240
Hidralazine 5 -
20 mg
5 - 20
5 - 10
Trimethafan 3 - 4
mg/dk
1 - 3
240 - 480
Diazoksid 1 - 3
mg/kg
2 - 10
240 - 360
Postoperatif
tedavi: Preoperatif antihipertansif tedavisi iyi düzenlenmemiş
olgularda postoperatif hipertansiyon sıktır. Derlenme odasında
olduğu kadar erken postoperatif periyodta da kan basıncının yakın
izlenmesi gerekli olacaktır. Myokardiyal iskemi ve konjestif kalp
yetesizliğine ilaveten kan basıncının ısrarla yüksek kalması, yara
hematomlarına ve vasküler süturların ayrılmasına da neden
olabilecektir. Derlenme döneminde hipertansiyon, sıklıkla
multifaktöryeldir; respiratuar anormalliklerden, ağrıdan, volüm
yüklenmesinden ve mesane distansiyonundan da etkilenir. Bu tür eşlik
eden faktörler düzeltilmeli, gerekliyse parenteral
antihipertansifler kullanılmalıdır. Bu dönemde sublingual
nifedipine, özellikle myokardiyal iskemiden şüpheleniliyorsa ve
bronkospazm varsa seçkin ilaçtır. Oral alıma başladığında ise
hastalara preoperatif tedavileri tekrar başlanmalıdır.
İSKEMİK KALP
HASTALIKLARI
İntraoperative
esaslar
Perioperatif
periyot, myokardiyal oksijen gereksinimi ve myokarda oksijen sunumu
arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyen pek çok olay ve faktöre
gebedir. (Tablo-3) Sempatetik sistemin aktivasyonu önemli bir rol
oynar . Sempatik aktivasyon, bazı olgularda doğrudan koroner vazo
spazma da neden olabilir.
Tablo-3:
Miyokardın oksijen gereksinimi ve miyokarda oksijen sunumu
arasındaki dengeyi etkileyen faktörler
Faktör
Gereksinim Sunum Mekanizma
Preoperatif
Anksiete
Ağrı + +
- -
Sempatetik
aktivasyon
Sempatetik
aktivasyon
İntraoperatif
İndüksiyon
ajanı
İntubasyon
İdame
ajanları
Cerrahi
stimülasyon
Kan kaybı
Ekstübasyon -
+ - + + +
- - - - - -
Kardiyak
depresyon + vazodilatasyon
Sempatetik
aktivasyon
Kardiyak depresyon
+ vazodilatasyon
Sempatetik
aktivasyon
Sempatetik
aktivasyon, hipotansiyon
Sempatetik
aktivasyon
Postoperatif
Ağrı
Titreme + +
- -
Sempatetik
aktivasyon
Sempatetik
aktivasyon, artmış preload, artmış kardiyak output
Komplikasyonlar
Hipoksemi
Hiperkapni
Hipokapni
Asidoz
Anemi
Hipovolemi
Sıvı
yüklenmesi + + + + +
- - - - -
Sempatetik
aktivasyon, azalmış CaO2
Sempatetik
aktivasyon
Olası koroner
spazm
Sempatetik
aktivasyon
Sempatetik
aktivasyon, azalmış CaO2
Sempatetik
aktivasyon, hipotansiyon
Sempatetik
aktivasyon, artmış preload
Hipertansiyon ve
miyokardiyal kontraktilitenin artışı miyokardın 02 gereksiniminin
arttırırken taşikardi ihtiyacı arttırır, sunumu azaltır. Her ne
kadar miyokardiyal iskemi sıklıkla taşıkardi ile birlikte ise de her
hangi bir hemodinamik bozulma olmaksızın da görülebilir. İskemik
kalp hastalarının anestezi idamesinde ilk öncelik myokardın 02
gereksinimi - sunumu arasındaki ilişkinin optimalize edilmesine
yönelik olmalıdır. KH ve KAB'nda otonomik orijinli artışlar,
anestezinin derinleştirilmesi veya adrenerjik blokaj ile kontrol
edilmeli, buna karşın koroner perfüzyon basıncındaki (DAP- LVEDP)
veya arteryel 02 içeriğindeki aşırı azalmalardan da kaçınılmalıdır.
Her ne kadar kesin sınırlar tahmin edilemezse de diastolik arter
basıncının 60 mmHg'nın üzerinde olması sağlanmalıdır. Ciddi koroner
oklüzyonu olan olgularda ise daha yüksek diastolik arter basınçları
tercih edilebilir. LVEDP'de (örneğin sıvı yüklenmesine bağlı olarak)
aşırı yükselmelerden kaçınılmalıdır. Aksi takdirde ventriküler duvar
tansiyonu (after load) artacak ve subenbendokardial perfüzyon
azalacaktır. Son olarak yeterli kan Hb konsantrasyonu (> 9-10mg/dl)
ve arteryel 02 basıncı da (> 60 mmHg) da sağlanmalıdır.
Monitörizasyon
Tüm ciddi koroner
arter hastalığı olanlarda ve major veya multipl kardiak risk faktörü
taşıyan olgularda (Tablo-4) intra arteryel basınç monitorizasyonu
önerilir. Uzun sürecek , komplike ve büyük sıvı şifti ya da kan
kaybı beklenen olgularda santral venöz basınç (CVP) ve pulmoner
arter basınçları (PAP) da monitorize edilmelidir. Ventriküler
disfonksiyonu ciddi derecede bozuk olan olgularda (EF<%40-50) ise
PAP monitorizasyonu özellikle istenir. Two-dimensional
transösofageal ekokardiografi (TEE); kontraktilite, ventrikül
büyüklüğü (preload) ve kardiak output hakkında hem kalitatif hem de
kantitatif olmak üzere değerli bilgiler verebilir. İntraoperatif
dönemde iskeminin saptanması, ECG değ.lerinin, hemodinamik
bulguların veya rejyonel duvar hareket değerlerinin (TEE ile) iyi
tanınabilmesine bağlıdır. Dopller TEE ile, iskemik papiller kas
disfonksiyonuna bağlı olarak gelişen mitral regujitasyon da
başlangıç aşamasında tanınabilir.
Tablo-4:
Nonkardiyak cerrahiyi izleyen kardiyak komplikasyonlarla ilişkili
preoperatif ve intraoperatif faktörler
Preoperatif
faktörler
S3 gallop
Juguler venöz
basınç artışı
Son 6 ay
içinde miyokardiyal infarktüs
Preoperatif
EKG'de dakikada 5'ten sık ventriküler kontraksiyon
Preoperatif
EKG'de sinüs ritmi dışında bir ritm / prematüre atrial kontraksiyon
varlığı
Anlamlı aort
stenozu
70 yaş ve
üzeri
Acil
girişimler
Kötü genel
durum
İntraoperatif
faktörler
İntratorasik,
intraperitoneal veya aortik prosedürler
3 saati aşan
operasyonlar
Büyük
hemodinamik oynamalar
Elektrokardiyografi
Erken iskemik
değ.lerin saptanması, deneyim ister ve genellikle mümkün olmaz. Bu
tür bulgular; T dalgasının morfolojisindeki değişiklikler;
inversiyon ve/veya kubbeleşme şeklindedir. Daha aşikar iskemiler ise
progressif ST segment depresyonu şeklinde gözlenir. Down sloping ve
horizantal ST depresyonu, up-slopıng depresyona göre iskemi için
daha spesifiktir. Nonkardiyak cerrahi sırasında yeni ST segment
elevasyonları nadirdir ve ciddi iskemi, vazospazm veya infarktüsün
göstergesidirler. İskemi, açıklanamayan intraoperatif atrial veya
ventriküler aritmi veya ileti anormallikleri ile de kendini
gösterebilir. İskemi sırasında ECG'nin duyarlılığı, kaç derivasyon
izlendiğine bağlıdır. İdeali en az iki derivasyonun izlenmesidir.
Genellikle inferior duvar iskemisi ve aritmi teşhisi için DII, ön
duvar iskemisinin teşhisi için V5 monitorize edilir. Posterior duvar
iskemisinden şüphelenilen olgularda ösefagal derivsyon faydalı
olacaktır. Sadece tek kanal monitorize edilebiliyorsa bir modifiye
V5 derivasyonu (Anterior ve lateral iskeminin tespiti için sol kol
(LA) elektrodunun V5 pozisyonunda yerleştirilmesi uygun olur. Bu
durumda DI derivasyonu seçildiğinde ekranda modifiye bir V5 trasesi
izlenecektir) en yüksek duyarlılığı sağlayacaktır.
Hemodinamik
monitörizasyon
İskemik episodlar
süresince en sık gözlenen hemodinamik anormallikler, hipertansiyon
ve taşıkardi'dir. Bu ikisi genellikle miyokard iskemisinin sonuçları
olmaktan çok nedenlerini oluşturur. Hipotansiyon ise geç ve olumsuz
bir bulgudur. İskemi sırasında en anlamlı değişiklikler pulmoner
arter basıncı monitorizasyonunda gözlenir. İskemi her zaman
olmamakla birlikte, sıklıkla PCWP'teki ani bir artış ile
birliktedir. Wedge trajesinde ani bir V dalgasının ortaya çıkışı
genellikle iskemik papiller kas disfonksiyonu veya akut LV
dilatasyonuna bağlı olarak akut mitral regurjitasyon gelişmesine
bağlıdır.
İki boyutlu
Transözofageal Ekokardiyografi (TEE)
TEE, yeni rejyonel
duvar anormalliklerinin tespitinde değerli olabilir. Bazı
çalışmalara göre TEE ile bu tür yeni anormalliklerin saptanması, ECG
değişikliklerine nazaran daha hızlı ve daha duyarlı indikatörlerdir.
Bu tür yeni anormallikler ile postoperatif miyokard infarktüsü
arasında ilişki bulunmaktaysa da hepsinin iskemik kaynaklı olması
beklenmez. Kalp hızı, preload, afterload veya kontraktilitede , ilaç
kullanımı ile oluşturulan artışlar hem rejyonal hem de global
anormalliklere neden olabilirler Bunun ötesinde TEE, pahalı ekipman,
yoğun bir deneyim gerektirir.
ANESTEZİNİN SEÇİMİ
Rejyonal Anestezi
Her ne kadar
çalışmalar, rejyonal anestezinin genel anesteziye üstünlüğünü ortaya
koymakta yetersiz kalmaktaysa da ekstramiteler, perine ve alt
abdomene uygulanacak cerrahi girişimlerde iyi bir seçimdir. Spinal
veya epidural anesteziyi izleyen ani kan basınç düşüşleri, yeterli
sıvı replasmanı yapılana dek ufak doz fenilefrin (25-50 mg) ile
tedavi edilirse koroner perfüzyon basıncının korunması sağlanır.
Bradikardi varlığında ise 5-lo mg efedrin tercih edilebilir. Önceden
sıvı yüklenmesi ile anlamlı hipotansiyon önlenebilir. KKY'i kompanse
durumdaki olgular, rejyonel anestezi ile oluşan sempatektomiyi iyi
tolere ederler ve preoperatif sıvı yüklenmesine gereksinim
duymayabilirler. İnkomplet cerrahi anestezi veya rejyonel anestezi
sırasında aşırı sedasyon uygulanması, regyonel anestezinin seçimi
ile sağlanacak avantajları yok eder, hastaya gereksiz stress getirir
ve miyokardiyal iskemiyi provake edebilir. Böyle bir durumda
regional anestezinin genel anesteziye çevrilmesi uygun olacak hem de
sıklıkla gözlenen hipertansiyon, taşikardi, hipoksi ve hiperkapniyi
düzeltecektir.
Genel anestezi
İndüksiyon:
Koroner arter hastalarının pek çoğu hipertansiftir. Hipertansiyonlu
olgularda geçerli olan genel prensipler bu olgularda da geçerlidir.
Orta derecede veya ciddi koroner arter hastalığında (üç damar, sol
ana damar veya EF < % 50), indüksiyon tekniği bazı modifikasyonlar
gösterir. İndüksiyon, minimal hemodinamik etki ile, bilinç kaybı ve
yeterli bir anestezi seviyesi oluşturarak intübasyonun neden olacağı
vasopressör yanıtı engellemelidir. İndüksiyon ajanının yavaş ve
kontrollü bir şekilde uygulanması ile kan basıncındaki ani düşüşler
engellenebilir ve yeterli bir anestetik depresyon sağlanabilir.
Kirpik refleksi kaybolur kaybolmaz bir kas gevşeticinin uygulanması,
ve kontrollü ventilasyona başlanması, indüksiyon süresince yeterli
oksijenasyon sağlar. Yeterli anestezi derinliğine ulaşıldığı ve
arteryel kan basıncı kabul edilebilecek en alt sınıra indiği zaman
endotrakeal intübasyon uygulanır. İndüksiyon süresince kalp hızı,
kan basıncı ve EKG defalarca kontrol edilmelidir.
Anestetik seçimi:
İndüksiyon ajanı :
Pek çok olguda spesifik bir ajan secimi gerekmez. Barbitüratlar
etomidat, propofol benzodiazepinler, opioidler ve bunların değişik
kombinasyonları, sıklıkla kullanılır. Ketamine indirekt
sempatomimetik etkileri nedeniyle nispeten kontrendikedir. Bununla
birlikte bir benzodiazepin ile kombine edildiğinde minimal
miyokardial depresyon ve hafif bir sempatik aktivasyon elde
edilebilir. Bu kombinasyon ventrikül fonksiyonu kötü olan olgularda
faydalı olabilir. Ciddi ventriküler disfonksiyonu olan olgularda
yüksek doz opioid anestezisi savunulmaktadır. Meperidin dışındaki
opioidler tek başına kullanıldıklarında ya kardiak depresyona neden
olmazlar ya da bu depresyon minimaldir. Buna karşılık diğer iv.
ajanlarla özellikle hemodiazepinlerle kombine edildiklerinde ciddi
kardiak depresyon oluşabilir. Pür yüksek doz opioid indüksiyonu ile
de kardiyak depresyon oluşabilir. Ancak bu daha ziyade artmış
sempatik tonusun kaybolmasından kaynaklanır ki, kardiak outputları,
yüksek sempatetik tonus ile korunan kötü ventriküler fonksiyonlu
olgularda görülür. Ancak narkotikler tek başına kullanıldıklarında
uyanıklık ve intraoperatif hipertansiyon insidansının fazla olduğu
da unutulmamalıdır. Ayrıca uzayan respiratuar depresyon da pek çok
non kardiyak operasyonda bu yöntemin kullanılmasını engeller.
Anestezinin
idamesi: Ventrikül fonksiyonu iyi olan olgular genellikle volatil
ajanlarla, deprese ventrikül fonksiyonu olanlar ise opioid zeminli
anestezi ile daha iyi idare edilir. EF'u % 40-50'nin altında olan
olgular potent volatil ajanların depresan etkilerine karşı daha
duyarlıdır. N20 özellikle narkotiklerin varlığında anlamlı kardiyak
depresyon oluşturabilir. Üç potent volatil ajanın koroner
sirkülasyon üzerindeki etkileri tablo 20-11' de özetlenmiştir. Üçü
de 02 sunumundan ziyade gereksinimi azalarak myokardial 02 balansını
olumlu etkilerler. İsofluran ise potent koroner vazodilatördür.
Diğer ikisinin aksine ısofluran, geniş epikardiyal damarlardan
ziyade intramyokardiyal arterleri dilate eder. Bu durum, myokardial
otsnegülasyonu bozabilir. Bazı laboratuar verileri ve bir kaç klinik
rapor, bazı durumlarda intrakoroner steal fenomenine neden olarak
iskemiyi arttırabilir. Bu intrakoroner steal, daha ziyade kanlanması
hemen hemen kolaterallere bağlı olan stenotik epikardial damarların
distalinde oluşur. Stenotik damarlarda isofluran ile dilatasyon
oluşmazken iskemik alanı besleyen damarlarda oluşan dilatasyo,n
kanın iskemik alandan uzaklaşmasına yol açar. Bu gözlemlerin
tersine. bu bulguların klinik önemi tartışmalıdır ve ısofluran
koroner arter hastalıklarının anestezisinde en sık tercih edilen
ajan olarak kullanılmaktadır. İntraoperatif dönemde oluşan bir
iskemi, presiptan faktörlerin dışlanması ve varsa düzeltilmesini
gerektirir. Oksijenasyon kontrol edilmeli, hemodinamik anormallikler
(hipotansiyon, hipertansiyon, taşikardi) düzeltilmelidir. Eğer neden
ayırdedilemiyorsa veya iskemik bulgular sebat ediyorsa iv
nitrogliserin için endikasyon doğar. Bu durumda bir arteryel hat
oluşturulması ventrikül fonksiyonu iyi olmayan olgularda ise PAC
yerleştirilmesi gerekli olacaktır.
Ajan Koroner
Dilatasyon Koroner kan akımı Miyokardiyal O2 ihtiyacı
Halotan +
Enfluran ++
İzofluran +++
0
Kas gevşeticiler:
Sirkülatuar yan
etkilerinin olmayışı vecuronium, pipecuronium ve doxacurium'u
iskemik kalp hastalarında ideal kas gevşeti kılar. Vecuronium ile
nadiren ciddi bradikardi bildirilmişse de bu olgularda narkotik
kullanılmıştır. 0.4 mg/kg'dan düşük dozda ve yavaşça verilen
atracurium genellikle minimal hemodinamik etkiye neden olur. Sch'nin
sirkulatuar etkileri, başlıca otonomik ganglion ve kardiak
muskarinik reseptörlerin stimulasyonuna bağlı olup kalp hızı ve kan
basıncında değişken oynamalarla sonuçlanabilir. Net etkisi, hastanın
preoperatif sempatetik ve parasempatetik tonusundan,
antikolinerjiklerle premedikasyondan ve adrenerjik blokajdan
etkilenir. Beta-Adrenerjik bloker alanlarda Sch'i takiben bradikardi
görülebilir. Uygun kullanıldıklarında diğer kas gevşeticiler de bu
olgularda güvenle kullanılabilir. Bunun dışında kas gevşeticilerin
sirkülatuar yan etkilerinden diğer anestezik ajanların istenmeyen
etkilerini dengelemek amacıyla yaralanılabilir. Örneğin
pancuroniumun vagolitik etkisi potent narkotiklerin vagotonik
etkisini dengeleyebilir. Kas paralizisinin standart ajanlarla
reversü, koroner arter hastalarında olumsuz bir etki oluşturmaz
Atropin yerine glikopirolat kullanımı ise taşikardi şansını azaltır.
Postoperatif
tedavi
Anesteziden çıkış
ve postoperatif dönemde miyokard üzerindeki stress sürebilir.
Yeterli oksijenasyon sağlanıncaya dek 02 uygulaması sürdürülmelidir.
Titreme sıklıkla 20-30 mg iv. meperidin veya 1.2 mg butorfanol ile
tedavi edilebilir. Postop ağrı, analjezikle veya regional anestezi
teknikleri ile kontrol edilmelidir. Eğer sıvı yüklenmesine ait
bulgular varsa veya hastada ventrikül fonksiyonunun kötü olduğuna
dair bir öykü varsa postoperatif x-ray faydalıdır. Pulmoner
konjesyon tesbit edilirse 20-40 mg iv furosemid veya intravenöz
vazodilatör tedavi (genellikle nitrogliserin) ile hızla tedavi
edilmelidir. Bu olguların postop dönemdeki en büyük riskleri
tanınmamış iskemi dir. Perioperatif MI'ların büyük bir çoğunluğu
cerrahiyi takiben ilk 3 gün içinde sıklıkla 24-48 saat içinde
oluşur. Sık olarak izah edilemeyen hipotansiyon şeklinde ortaya
çıkar. Diğer presentasyonlar ise konjestif kalp yetersizliği, mental
durumda değişiklikler, ve aseptomatik ECG bulgularıdır. Bu olguların
hemen hemen tümü 50 yaş üzerindedir. Tanı; genellikle ECG ve kardiak
enzim değişiklikleri, daha az sıklıkta radionüklid çalışmalarla
konur. VALVÜLER KALP HASTALIKLARI
1. MİTRAL STENOZ
İntraoperatif
Esaslar. Başlıca hemodinamik amaçlar. 1) Sinüs ritminin sürdürülmesi
(Eğer preoperatif dönemde varsa) 2)Taşikardiden kaçınılması. 3)
CO'da büyük artışların önlenmesi. 4) Hipovolemi ve sıvı
yüklenmesinden kaçınılması
Monitörizasyon:
Tüm major cerrahi girişimlerde full hemodinamik monitorizasyon
(arteryel ve pulmoner arteryel basınçlar) genellikle endikedir.
Aşırı sıvı yüklenmesi, bu olgularda pulmoner ödemi provake eder.
Pulmoner arter basınçlarının yakından izlenmesi gereklidir. PCWP
ölçümleri mitral stenoz varlığında transvalvüler gradienti yansıtır.
Ajanların seçimi:
Olgular, spinal veya epidural anestezinin oluşturduğu
vazodilatasyona oldukça duyarlı olabilir. Sempatik blokajın nispeten
daha geç başlaması nedeniyle epidural anestezi spinal anesteziye
tercih edilebilir. Sempatik stimulasyon nedeniyle ketaminin kendisi
genellikle iyi bir ajanı olarak kabul edilmez. Aynı şekilde
pankuronyumdan da kaçınılmalıdır. Bir volatil ajan ile opiod
arasında secim yapılacaksa opioid daha iyi bir seçim olabilir.
Volatil ajanlar istenmeyen vasodilastasyon oluşturabilir ve
junctional ritmi tetikleyebilir. Volatil ajanlardan halotan, KH'nı
azalttığı ve daha az vazodilatasyon oluşturduğu için seçilebilir.
N20 bazı olgularda PVR'ı akut olarak arttırabildiği için dikkatle
kullanılmalıdır. İntraoperatif taşikardi anestezinin
derinleştirilmesi (bir opioid ile), iv esmolol veya atrial
fibrilasyonu olan olgularda digoksin kullanımı ile kontrol
edilebilir. Vasodilatasyon oluşturacağı için verapamil daha az
tercih edilir. Ani supraventriküler taşikardiler, hemodinamiyi ciddi
ölçüde bozuyorsa kardiyoversiyon gerekliliği vardır. Vasopressör
gerektiğinde fenilefrin (beta adrenerjik etkisinin olmayışı
nedeniyle) efedrine tercih edilir. Akut bir hipertansiyon ise full
hemodinamik monitorizasyon altında potent vasodilatörlerin kullanımı
ile tedavi edilmelidir.
2.MİTRAL
REGURJİTASYON
İntraoperatif
esaslar: Regurjitasyonun ciddiyeti ve LV fonksiyonunun durumu ile
ilişkilidir. Kalp hızının yavaşlaması (uzun sistol) ve afterloadtaki
akut artışlardan, regujitasyonu arttıracağından kaçınılmalıdır.
Bradikardi, LVEDV'ü arttırmak ve mitral anulusu akut olarak dilate
ederek regurjitan volümü arttırabilir. İdeal olarak KH, 80-100
arasında tutulmalıdır. Endotrakeal intübasyon ve cerrahi
stimülasyonu takiben LV afterloadunda oluşan akut artışlar hızla
tedavi edilmeli fakat aşırı myokardiyal depresyon da
oluşturulmamalıdır. Aşırı volüm ekspansiyonu da LV ü dilate edecek
regürjitasyonu arttırabilir.
Monitörizasyon:
Monitörizasyon niteliği regürjitasyonun ciddiyeti ile ilişkilidir.
Semptomatik olgularda PAP monitorizasyonunun extreme faydası vardır.
Mitral regürjitasyon, PCWP dalgasında geniş bir CV dalgasıve hızlı
bir y inişi ile tanınabilir. cv dalgasının yüksekliği atrial ve
pulmoner vasküler komplians ile ters, pulmoner kan akımı ve
regürjitan volümle doğrudan ilişkilidir. Çok geniş cv dalgaları,
pulmoner arter trasesinin kendisinde dahi sıklıkla görülebilir.
Ajan seçimi:
Ventriküler fonk.u nisbeten iyi korunmuş olgularda pek çok anestezik
teknik problem çıkarmadan uygulanabilir. Spinal ve epidural anestezi
bradikardiden kaçınmak koşuluyla iyi tolere edilir. Orta derecede
ciddi ve ciddi ventr. disfonk.u olan olgular, volatil ajanların
depresan etkilerine oldukça duyarlıdır. Bu olgularda bradikardiden
kaçınmak kaydıyla opioid anestezisi uygundur. Bu amaçla
pankuronyum'un seçimi de uygun olacaktır.
3.AORT STENOZU
Bu olgularda
normal sinus ritminin, kalp hızının ve intravasküler volümün
korunması esastır. Atrial sistol için gereken zamanın kaybı öz.le
taşikardi ile birlikte olduğunda hızla tabloyu kötüleştirir. Atrial
fibrilasyon gelişmesi ise ventriküler doluşu hızla bozar ve acil
kardioversion gerektirir. Ventriküler kompliansın azalması,
intravasküler volümdeki ani değ.lere karşı hastaları oldukça duyarlı
kılar. Pek çok olgu, yeterli hidrasyona rağmen vuru hacmi sabitmiş
gibi davranırlar. Bu tip durumlarda CO, hıza bağımlı hale gelir. Bu
nedenle bradikardi (< 50 vuru dk) iyi tolere edilemez. Pek çok
olguda kalp hızının 60-90 arasında tutulması uygun olacaktır.
Monitörizasyon:
EKG ve kan basıncının yakın takibi esastır. ST ve T
anormalliklerinden ötürü iskeminin teşhisi güçlük arzeder.
İntraarteryel basınç monitorizasyonu ciddi aort stenozu olgularında
kısa süreli hipotansiyon periyodları bile tolere edilemeyeceği için
gereklidir. Pulmoner arter kataterizasyonu faydalıdır, ancak
bulgular dikkatle yorumlanmalıdır. Yeterli LVEDV ve CO' u
koruyabilmek için normalden daha yüksek PCWP gerekli olur. Prominent
a dalgası genellikle PCW dalgası üzerinde görülebilir. Vasodilatör
kullanımı sadece PAC uygulanma olgularda tercih edilmelidir.
Ajan seçimi: Hafif
ve orte derecede aort stenozu olan asemptomatik olgular, spinal veya
epidural anesteziyi iyi tolere edebilirler Ancak her iki yöntem de
hipotansiyona yol açmayacak şekilde dikkatlice uygulanmalıdır.
Hipotansiyonun daha yavaş başlaması nedeniyle epidural anestezi,
spinal anesteziye tercih edilebilir. Ciddi aort stenozu olgularında
ise ikisi de kontrendikedir. Semptomatik olgularda genellikle ajan
seçimi kritiktir. Bunlarda, narkotik zeminli anestezik teknikler
genellikle minimal kardiyak depresyon oluşturacağından tercih
edilir. Bir volatil ajan kullanılacaksa ; miyokard depresyonundan,
vasodilatasyon ve atrial sistol kaybından kaçınmak için düşük
konsantrasyonlarda kullanılmalıdır. Taşikardi ve hipertansiyon,
miyokard iskemisine yol açacağından anestezinin derinliği
arttırılarak tedavi edilmelidir. Eğer beta bloker kullanılacaksa
esmolol, kısa ömründen dolayı tercih edilmelidir. Hastaların
çoğunluğu vazodilatörlere karşı hassastır. Hatta myokardiyal 02
gereksinim-sunum dengesini bozacağından hafif hipotansiyonu bile
tolere edemezler. Hipotansiyon, 25-50 mg gibi düşük dozlarda
fenilefrin ile tedavi edilmelidir. İntraoperatif supraventriküler
taşikardiler, kardiyoversiyon ile sık ventriküler ektopiler ise iv
lidokain ile hemen tedavi edilmelidir.
3.AORT
REGÜRJİTASYONU
Anestezik
yaklaşım: Kalp hızı, normalin üst sınırlarında (80-100)
tutulmalıdır. Bradikardi, regürjitan volümü arttırırken taşikardi,
miyokardiyal iskemiye katkıda bulunur. Sistemik vasküler
rezistanstaki artışlar ve aşırı miyokardiyal depresyondan
kaçınılmalıdır. Kardiyak preload'taki kompansatuar artış korunmalı,
fakat aşırı sıvı replasmanından da kaçınılmalıdır.
Monitörizasyon:
Akut aort regürjitasyonu olan olgular ile ciddi kronik
regürjitasyonu olanlarda full hemodinamik monitorizasyon
uygulanmalıdır. Akut aort regürjitasyonunda , mitral valvin
prematüre kapanışı sıklıkla gözlenir ve PCWP'ın (LVEDP'ın) yanlış
yorumlanmasına neden olur. Geniş bir cv dalgasının görülmesi, LV
dilatasyonuna bağlı olarak mitral regürjitasyon geliştiğini
gösterir. aort regürjitasyonu olan olgularda geniş nabız basıncı
karakteristiktir.
Ajan seçimi Pek
çok olgu, intravasküler volüm korunmak kaydıyla spinal ve epidural
anesteziyi iyi tolere ederler. Genel anestezi endike olduğunda
isofluran iyi bir seçim olabilir. Ventriküler fonksiyonu deprese
olgularda narkotik destekli genel anestezi daha uygundur. Bu
teknikte sıklıkla bradikardi gelişeceğinden kas gevşekliği için
pankuronyum kullanılması uygun olacaktır. İntraoperatif afterloadu
azaltmak için nitroprussid kullanılacaksa full hemodinamik
monitorizasyon kesinlikle gereklidir. Hipotansiyon tedavisinde
genellikle tercih edilen efedrindir. Ancak hipotansiyon, aşırı
vasodilatasyona bağlı ise ufak doz (25-50 microgr) fenilefrin
kullanılabilir. Daha yüksek dozlarda ise fenilefrin, sistemik
vasküler rezistansı, diastolik arter basıncını ve regürjitasyonu
arttırabilir.
4.TRİKÜSPİT
REGÜRJİTASYONU
Anestezik
yaklaşım: Hemodinamik strateji, tamamen altta yatan patolojiye
yöneltilmelidir. Sağ ventrikül atım hacmini ve LV afterload'unu
koruyabilmek için hipovolemi ve sağ ventrikül afterload'unu arttıran
faktörlerden (hipoksi ve asidoz gibi) kaçınılmalıdır. PEEP ve yüksek
havayolu basınçları, sağ ventrikül afterloadunu arttıracağından
istenmez.
Monitorizasyon:
Hem CVP hem de pulmoner arter monitorizasyonu bu olgularda faydalı
olur. Triküspit regürjitasyonu nedeniyle bazan PAC'ni triküspit
valvden geçirmek mümkün olmayabilir. SAğ ventrikül fonksiyonunu
izlemede CVP monitorizasyonu oldukça faydalıdır. PAP ölçümleri de
sağ ventrikül afterload'u ve sol ventrikül preload'u hakkında bilgi
verir. CVP'deki bir artış, sağ ventrikül fonksiyonunun bozulduğunu
gösterecektir. CVP trasesinde bir cv dalgası genellikle bulunur. Bu
olgularda triküspit regürjitasyonu nedeniyle termodilüsyon ölçümleri
yüksek sonuçlar verir. Ajan seçimi Yine altta yatan hastalığa göre
bir seçim yapılır. Pek çok olgu, spinal ve epidural anesteziyi iyi
tolere ederler. Ancak hepatik disfonksiyona bağlı koagülopati,
rejyonel anestezi uygulamasından önce dışlanmış olmalıdır. Genel
anestezi sırasında N2O, pulmoner hipertansiyonu arttırabileceğinden
dikkatlice kullanılmalıdır.
5.MİTRAL VALV
PROLAPSUSU
Genel popülasyonun
% 5'inde ve kadınlarda daha sık görülür. Anesteti uygulaması,
hastanın klinik durumuna bağlıdır. Olguların pek çoğu asemptomatik
olup profilaktik antibiyotik uygulaması dışında bir özellik
göstermezler. İntraoperatif dönemde ventriküler aritmiler, özellikle
sempatetik stimülasyona bağlı olarak görülebilir. Bu aritmiler,
lidokain veya beta adrenerjik blokerlere genellikle yanıt verirler.
Nispeten derin bir anestezi uygulaması ile intraoperatif aritmi
şansı azaltılabilir. Bu olgularda ventrikül hacmindeki küçülmeler
regürjitasyonu arttıracağından ; 1) Hipovolemi, 2) Ventrikül
boşalmasını hızlandıran faktörlerden (sempatetik tonus artışı,
afterload azalması) kaçınılması gerekir.
6.HİPERTROFİK
KARDİYOMİYOPATİ
Olguların çoğu
asemptomatiktir. Semptomatik olgularda supraventriküler ve
ventriküler disritmiler sıktır. Bu olguların anestezi uygulamasında
; 1. Sempatetik aktivasyonu minimalize etmek, 2. Hipovolemiden
kaçınmak, 3. Sol ventrikül afterload'undaki azalmalara engel olmak
gerekmektedir. Ciddi outflow obstruksiyonu olan olgularda bir miktar
miyokard depresyonu oluşturulması (volatil anesteziklerle), faydalı
olur. Rejyonel anestezi uygulaması ise preload ve afterload'u
azaltacağından tabloyu ağırlaştırabilir. Fenilefrin ve diğer pür
alfa adrenerjik agonistler, kontraktiliteyi arttırmadan sadece SVR'ı
arttırdıkları için ideal vasopressörlerdir.
İLETİM VE RİTM
ANORMALLİKLERİ
BRADİARİTMİLER
Genellikle, SA nod
disfonksiyonu veya AV noddaki ileti anormalliklerinden kaynaklanır.
Revesibl anormallikler arasında ; 1.Vagal tonustaki artışlar, 2.
Elektrolit imbalansı, 3. İlaç toksisitesi, 4. Hipotermi, 5.
Miyokardiyal iskemi yer alır. İrreversibl nedenler ise; 1. İzole
iletim sistemi anormallikleri 2. Hipertansif kalp hastalıkları, 3.
Koroner arter hastalıkları, 4. Valvüler kalp hastalıklarından
ibarettir.
DAL BLOKLARI
Sağ dal bloğu bir
konjenital anomali veya organik kalp hastalığından orijin alırken
sol dal blokları, iskemik kalp hastalıklarının göstergesidirler. Her
ritm ve blok problemi, komplet kalp bloğu oluşturma şansına göre
ciddiyet arzeder. Tam kalp bloğu gelişme şansı yüksek olan bu
olgularda cerrahi öncesinde kalıcı veya geçici bir pace maker
takılması uygun olacaktır. Pacemaker'lı olguların anestezisinde
dikkat edilecek özelliklerin başında pacemaker fonksiyonunun
kontrolü gelir. Her pace spike'ını bir QRS kompleksinin ve her QRS
kompleksini, palpabl bir nabazanın izlediğine dikkat edilmelidir.
Eğer hastanın kalp hızı, pacemaker'ın hızını aşarsa pace spike'ları
görülemeyecektir. Bu tür durumlarda pace hızı arttırılmadan veya
hastanın kalp hızı yavaşlatılmadan (Valsalva manevrası gibi)
pacemaker'ın fonksiyonunun değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.
Eğer pacemaker fonksiyonundan şüpheleniliyora bir kardiyoloji
konsültasyonu uygun olur.
Cerrahi
elektrokoter kullanılması, pacemaker'ı suprese edebilir. Bu nedenle
kısa süreli, düşük outputlu koterizasyon kullanılması, topraklama
paletinin pacemaker'dan mümkün olduğunca uzağa konulması ve bipolar
koter kullanılması önerilir. Yine, elektrokotarizasyon sırasında
arteryel nabazan trasesinin sürekli olarak (basınç trasesi veya
pletismograf ile) izlenmesi zorunludur. Sch'nin oluşturacağı
fasikülasyonlar ve postoperatif dönemdeki titremeler de pacemaker'ı
suprese edebilir. Eğer intraoperatif dönemde pacemaker fonksiyon
dışı kalırsa Fi02 , %100'e yükseltilmeli, cihazın tüm bağlantı ve
pilleri kontrol edilmeli, jeneratör; asenkron moda, ventriküler
output maksimuma getirilmelidir. Bu problem genellikle transvenöz
elektrodun ventrikül endokardiyumundan ayrılması ile oluştuğundan
kateterin yavaşça ilerletilmesi ile sorun çözümlenebilir. Bu arada
atropin , isoproterenol ve epinefrin ile yapılacak farmakoljik
müdaheleler yararlı olabilir. Buna rağmen yeterli kan basıncı
sağlanamıyorsa bir başka pacing elektrod yerleştirilene veya yeni
bir jeneratör elde edilene dek CPR uygulanmalıdır. Bu olguların
anestezi uygulamasında tüm anestezik ajanlar kullanılabilir.
KAYNAKLAR
1.Cardiac
Anesthesia. Edited by Kaplan JA. Wb.Saunders Company. Third Edition,
1993.
2. Cardiac
Anesthesia: Stephen J. Thomas Jon. L. Kromer.
3. Anesthesia.
Edited by Ronald D.Miller. Fourth Edition. Churchill Livingstone,
1994.
Aritmi
Arterit
Arteriyoskleroz
Aterom
Ateroskleroz
Atriyal septal
defekt
Cardiac Syndrome X
Dev hücreli
arterit
İnme
Kalp krizi
Koroner arter
hastalığı
Perikardit
Raynaud fenomeni
Kalp ritmi
bozuklukları
Ventriküler septal
defekt
Üfürüm
Önemlidir.
Bu sitede bulunan her ürün besin (gıda) takviyesidir.
Dr'nuza Başvurun. Tedavi amaçlı veya ilaç yerine
kullanılamaz. |