Ana Sayfa              İletişim               Hakkımızda         Sipariş - Kargo

    İşyeri Kuruluş Tarihimiz 1959

Doğal Performans

Çakşır Köklü Macun


Şampuan Çeşitleri
HC Şampuan

Arı Sütlü Şampuan

Saç Bakım Yağları
Vitamin Power -
Panax Ginseng - Kore Ginseng

Vitamin E - Selenium

Complete Men's Multiple
St Johns - Kantaron Kapsülü
Artichoke - Enginar Kapsülü

Bitki Macunları
Hayıt Tohumu Macun
Mesir Macunu
Nar Ekşili Macun
Kudret Narı
Arı Sütü Bal Polen

Aşk İksirleri - Cinsellik
Aşk Kahveleri
Aşk Kokusu

     Şifalı Bitki Çeşitleri

Bitkilerin Kapsülleri
Vitamin - Mineral

Cilt Leke - Cilt Kremleri

Salyangoz Kremi
Mavi Anemone Kremi
Göz Çevresi - Göz Altı Torbaları
Güneş Kremleri
D-Lamure Krem - % 100 Doğal

Cilt Temizleme Tonikleri
Bitki Yağları
Bitki Sabunları
Baharat Çeşitleri
Hastalık Sebepleri
Arı Sütü

Çay Kolonyası
Bitki Çaylar
Chondurax Jel
Dermoday Kremleri
Doğu Karadeniz Kestane Balı
Güneş Lekesi Kremleri
Masaj Yağları - Masaj Kremi
Organik Alıç Sirkesi
Organik Elma Sirkesi
Organik Gıda
Organik Zeytin Yağı
Orjin Ürünleri
Otacı Ürünleri
Performans Enerji
Saf Gülsuyu
Sertlik

Düzenli Kullanmayacağınız Ürünü Bizden Almayınız.

Ucuz Ürün Bizde Olmaz.

www.birtat.com.tr İşyerimiz

 

Zehirlenmeleri HDL İştahsızlık Sebepleri Enzim Deposu Gırtlak Hemoroit Başlangıcı İsteri Ergenlik Glikoz Hepatit C İyi Kolesterol Erkeklik Göğüs Büyümesi Hıçkırık jinekolik Hastaliklari Ezberleme Kabiliyeti Göğüs Anjini Hiper Tansiyon Kekemelik Ezik -  Burkulma Göğüste Su Toplanması Hormon Bozukluğu Kemik Erir mi? Faranjit Görme Yeteneği Hormon - Hormonal Kemik İltihabı Fazla Terlemek Göz Ağrısı Hücre Gelişimi Kemik Veremi Fazla Uyumak Göz İltihabı Hücre Zarı Kemik Yapısı Ferç Kaşıntısı Göz Kanlanması Huzursuzluk Kemik Yumuşaması Fil Hastalığı Göz Kaşıntısı İdrar Kaçırma Kemo Terapi Fistul Göz Sulanması İdrar Torbası Kemoterapi Kabakulak Karaciğer Enzimleri Kızamık Lokosit Katarakt Karaciğer Mikropları Kızıl Hastalığı Lösemi Kalbin Hızlı Atması Karaciğer Yağlanması Kloroz Madeni Maddeler Kalın Bağırsak Karaciğer Yetmiyor mu Kolesterol Parçalanması Mafsal Hastalıkları Kalp Çarpıntıları Karamsarlık Kolon Kanseri Mantar Hastalığı Kalp Nedir? Karbonhidrat Konsantrasyon Bozukluğu Melankoli Kalp Ritmi Nedir? Kardiyovasküler Konuşma Bozukluğu Meme Uçları Kalp Yağı Karın Ağrısı Korku Menopoz Ağrıları Kalp Yetmezliği Kas Gelişmesi Kortizon Mide Ağrısı Kamburluk Kas Yırtılması Kötü Kolesterol Mide Bulantısı Kan Basıncı Kasılma Kramp Mide Ekşimesi Kan Çıbanı Kaşıntı Kroner Kalp Mide Gazı Kan Damarı Kaslar Kulak Ağrısı Mide Şişkinliği Kan İşemek Kaygı Kulak Çınlaması Mide Tembelliği Kan Pıhtılaşması Kıkırdak Dokuları Kurdeşen Mide Ülseri Kan Şekeri Kılcal Damar Kurt Düşürmek Mide Zarı Kan Tükürmek Kilo Aldırıcı Kusmak Migren Ağrısı Kanda Kolesterol Kireçlenme Nedir? LDL Mikrop Öldürücü Kanser Hücreleri Kırık - Çıkık Lif Miyopluk Kansızlık Nedir? Kısırlık Nedir? Lohusalık Mushil Nefes Azlığı Öğrenme Yeteneği Prostat İltihabı Riboflavin Nefes Darlığı Öksürük Tehlikesi Prostat Kanseri RNA Sentezi Nefes Kokusu Omuz Ağrısı Radrasyon Romatizma İltihabı Nefrit Onikiparmak Bağırsağı Rahim Egzaması Rüyalanma Nekahat Organizma Rahim Kanaması   Nevralji Organların Görevi Rahim Kanseri   Nevrasteni Östrojen Rahim Kaşıntısı   Nezle Olmak Pankreas Rahim Sorunları   Niacin Parazitler Rahim Urları   Nikotin Atıcı Pelteklik Rahimde Polip   Nikris Penis Damarları Raşitizm   Reçine   Norolojik Pigment Reflü   Norotransmitter Prostat Bezi Reisi Mantar   Oburluk Prostat Tıkanıklığı Retina  Ririboflavin Vitamini Sarılık Sindirim Bozukluğu Spazm Çözücü Ruhsal Çöküntü Sedef Sindirim Sistemi Ruhsal Denge Şeker Dengeleyici Sinerji Etki Sporcu Desteği Ruhsal Sorunlar Şeker Düşürücü Sinir Bozukluğu Sporcu İncinmeleri Ruhsal Yapı Şeker Hastalığı Sinir Gerginliği Sporculara Destek Ruhsal Yorgunluk Şeker Zararları Sinir Stres Stres Gerginliği Saç İçin Seksüel Gerileme Sinir Uçları Su Birikmesi Saç Kökleri Selenyum Sinirsel Ağrılar Tansiyonu Düşürmek Safra Kesesi Selülit Lekesi Siroz  Sağlığı Korumak Semptomlar Şişmanlama Testosteron Sağlıklı Beslenmek Sentezleme Sivilce İltihabı Tırnak Kırılması Sakinleşmek Seratin Şizofreni Tiroit Bezleri Salgı Bezi Serbest Radikal Soğuk Algınlığı Tokluk Hissi verici Salgın Hastalıklar Sigara Zararları Solunum Sistemi Toksinler Sara Sık Sık İdrara Çıkma Solunum Yolları Trambosit Tümör Uyanma Varis Yaraları Yağ Eriticiler Umutsuzluk Uyarıcı Vasküler Sistemi Yak Yakımı Hızı Üreme Organları Uykusuzluk Vücudu Korumak Yağların Parçalanması Üreme Sistemi Uyur Gezerlik Vücut Geliştirmek Yaşlanmayı Geciktirmek Üretkenlik Uyuşukluk Vücut Isısı Yemek Borusu Üriner Sistem Vajina Kuruluğu Yağ Depoları Yüksek Tansiyon

 

Ruhsal Denge

 

Özel-likle gelişmiş ülkelerde kızlar arasında da suça eğilim kaygı verici bir hızla artmaktadır. ABD’de intihar olayları son yirmi yılda 2,5 kat artmıştır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçlu-luğunun gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir. Ancak, polis ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış suç oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte toplum-umuzda büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik suçluluğu büyük boyutlarda değildir. Köylerdeki geleneksel kız kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise, hırsızlık suçları ilk sırada yer almaktadır.

 

Gençlik suçluluğunun nedenleri çok çeşitlidir. Başka bir deyişle tek bir mikropla bulaşan bir hastalık değil, birçok etkenin belirlediği bir davranış bozukluğudur. Yoldan çıkan bir genci, suç-a yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir:

1. Gencin yapısı, özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,

2. Gencin yetiştiği aile yapısı, aile içi düzensizlikler ve ana-baba ilişkileri,

3. Gencin ve ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşulları.

 

Bu etkenler birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirlerler. Kimi zaman bir etken, kimi zaman da başka bir etken ağır basar.

Araştırmalarda incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri yapılı ve güçlüdürler. Ergen-liğe daha yavaş girmekte, ergenlikten sonra yaşıtlarına yetişerek geçmektedirler. İçlerinde donuk zekâlılar olduğu gibi parlak zekâlıları da vardır. Ancak suç işleyen gençlerin zekâlarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden daha düşük bulunmuştur. Buna karşılık suçlu gençlerin okul başarıları zekâ yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada yaklaşık 3 yıl geri kalmışlardır. Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut düşünmede gerilikleri vardır.

 

Yapılan pek çok araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel koşullarda ve belli ortamlarda özellikle yetiştirilmiş gibi suça itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun, güven veremeyen, karışık ve çatışmalı bir aile ortamıdır. Çocuğun kişilik gelişmesini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir arada bulunur: Kavga, içki, geçimsizlik, vb. Ana babalarda ruhsal dengesizlik veya antisosyal eğilimler vardır. Bu ailelerin çoğunda şu etkenlerden biri çok belirgindir: Annenin çocuğu benimsemeyip itmesi, babanın çocuğu benimsememesi, anne-babanın ruhsal dengesizliği ve anne baba geçimsizliği, bu ailelerin yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.

 

Baba, çocuğunda anti sosyal eğilimleri destekleyen, genellikle evde bir diktatör gibi davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı duyarsız, eve anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik biridir.

 

Kendinden iyi bir davranış beklenmediğini gören çocuk, ana baba-ya karşı bu ters kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan bir çocuk da şamar oğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir özelliği, şamar oğlanı olarak seçilmesinin nedenidir. Sevilmeyen birisine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun ana-babadan biri ya da ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir özelliği abartılarak ve sürekli başına kakılarak çığırından çıkarılır. "Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince ağzımızın tadı kaçıyor." gibi. Oysa şamar oğlanı olmasa, aile üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirlerine düşerler. Kimi gençlerin davranış bozukluğu, nevrotik veya tepkisel olabilir. Örneğin bir boşanmadan bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan davranış sapmaları bu türdendir.

 

Babasız büyümekten daha zor ve acı olan durum, babası yaşarken bir gencin baba özlemi çekmesidir. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan, sorulmayan, merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır. Ülkemizde, kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel ilişkiler artış göstermekle birlikte genelde suç oranı erkeklerle kıyaslanmayacak kadar düşüktür.

 

Ceza ve ıslahevlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Önünü-sonunu düşünmeden cinsel ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baş kaldırma yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce beğenilme, ardından koşulmak kadının cinsel kimliğinin bir parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulmayan genç kızlar, erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta, cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedir. Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yaklaşma ona sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Aile içi bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlardan bir kaçış yolu olarak seçmektedir. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar, bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına atmaktadırlar.

 

Çocukluklarında cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin erkeklerce kandırılıp, okşanmış cinsel bakımdan sömürülmüş kızlar da gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler.

Suçlu çocukların ancak yarısı anne ve babaları tarafından sevildiklerini bildirmişlerdir.

 

Annesince sevildiğini söyleyenler, babasınca sevildiğini söyleyenlerden üç kat fazladır. Suçlu gençlerin %46,6’sı ölüm veya ayrılık nedeniyle bir süre ana-babadan ayrı kalmışlardır.Gençlik suçluluğunda toplumsal etkenler de büyük rol oynarlar. Bazı yörelerin gençleri çevredeki varlıklı kesimlere imrenmenin ve özenmenin ötesinde kıskanç-lıkla, kinle bakarlar. Çalışarak, didinerek yasal yollardan onların düzeyine hiçbir zaman çıkamayacaklarının bilincindedirler. Kendi olanaklarının azlığıyla dışarıdaki bolluğu karşılaştırırlar.

 

Önce umutsuzluğa sonra öfkeye kapılırlar. Kendi kötü koşulları içinde sıkışıp kaldıklarını görür ve buna tepki gösterirler. Bu tepki ancak saldırganlık, çalma, yıkma, kırma, kuralları çiğneme biçiminde olabilir.

başak ünnver

 

 

Ruhsal Denge

Kuran’ı kerim-i oku-muşsunuzdur, yaşanmış birçok hikâyelerden bahsetmesi dikkat-inizi çekmiş olmalı. Kur’an’ı Azim’in bu hikâyelerden bahsedişini en kolay anlaşılma metodu olarak algılıyorum. Ayrıca aynı hikâyelere de çeşitli tefsirler yazılmıştır. Nedeni ise her akıl ayrı algılamıştır.Anlaşılmasını istediğiniz konuları izahta, ilahi metot rehber olmalı.. Bu metot bizler içinde; halka hizmet etmeyi kendilerine peygamber hizmeti olarak kabul eden herkes içinde geçerlidir..

 

Konumuzun daha anlaşılır olabilmesi için biraz açalım..Gazetelerde haber olan, Britanya’da dünyaya gelen ikizlerin hikayesi..

 

Doktorlar, ikizlerden birisinin yaşama şansı olmadığına karar verirler, ayrı, ayrı kuvözlere bırakılan ikizler kural tanımayan bir hemşire sayesinde kurtulurlar. Hemşire sağlıklı kardeşi diğerinin yanına bırakır, sağlıklı, içgüdüsel bir yanışımla kardeşine sarılır, işte bu sarılışın etkisiyle hayatından ümit kesilen kardeşin kalp atışları ve vücut ısısı normale döner.

 

Düşününki, küçük bir bebek yaşamaz denilen kardeşine sarılarak hayat fonksiyonlarının düzelmesini sağlayabiliyor, biz acaba sevdiklerimize ne kadar sıcağız..Eskiden memleketimizin insanları misafirperverliğiyle sıcak kanlılığıyla,sevmesi sevilmesi ile tanınan ve kendini tanıtan,değerlerini değer yapan bir millet idi.Varlığı, maalesef tükenmek üzere olan değerlerimizin ne kadar faideli ve yapıcı olduklarından bahsetmek istiyorum..

 

‘’Ne ruhsuzmuş deyimi’’ toplumda, merhameti olmayan, kaba,saygısız,sevgisiz hatta hoşgörüsü olmayanlar için kullanılan bir tabirdir.Beden kafesine hapsedilen ruh,veziri olan aklın yardımlarından mahrum kalmasıyla çaresiz, hatta çelimsiz, yatalak olarak bedende vaktinin tamamlanmasını bekler. İşte o zaman aynı ruhun yapışık ikizi hükmündeki nefis dediğimiz hayvani ruh ,hakimiyetini bedene sağlar,ve maalesef o elem verici toplum oluşur ki ,iki göbek atana ,şaklabana mahkum kalır..

 

Beden memleketinde kuralların geçerli olabilmesi için ruh padişahı ,akıl vezirini ayakta tutması ,öğütlerine değer vermesi gerekir..Bu kurallar rüştünü tamamlamış aklın yardımıyla gerçekleşir.. Akıl ise, usta akıllarla hemhal olursa, zamanını onlara ayırırsa,yaptıklarını taklit ederse ve uygulamaya dökerse,beklenilen rüşte kemale ulaşır.. Gitmez taklit etmezse hep el öpmeye mahkum kalır, kaldığı gibi ruha da herhangi bir yardımı olmaz..

 

Nefsin (hayvani ruh) ilgi alanı dünyanın görünen yüzüdür. Dünya, cıvıl, cıvıl görünen, etkisi sonra ortaya çıkan bir zehirdir. Şeyh Muhammed Hazin’ul Fersafi Kaddesallahu sırreh derki ;

 

“Dünya düşmandır rahmana ,o içkidir şeytana, içkiyle sarhoş olma, cahil olursun hayvan gibi”..

 

Nefs ise, diğer hayvanlar gibi dünyada kalacağı zannıyla, kıt aklıyla rahatlıkla geçici zevkleri kullanır. Gözünü karartan şehvani duygular; saygıyı, sevgiyi, merhameti en son plana, hatta hiç düşünmemeye kadar götürür..

 

Fahri alem aleyhisselatu vesselamın, ruhu nefse galebe çalma metodu açıktır..!

 

“El helalu beyyinun vel haramu beyyinun” (helal, haram açıktır) sözü ile yola çıkarak; Mesela, kişi hırsızlığın yanlış olduğunu hiç kimseye danışmadan bilebilir veya kumar oynayarak kaybeden olma sıkıntısı ile kendisine veya başkalarına verdiği zararla yanlışlığını mutlaka biliyordur. Bunu tüm haramlara tatbik edebilirsiniz. O zaman ortaya şöyle bir tablo çıkar. Kanunlar kişiyi koruma amaçlıdır, kanun koyucuda insanı ve ihtiyaçlarını dünyayı ve sonrasını en iyi bilen olmalı, ki ona göre kanunlar koyabilsin..Bu açıdan insanın insanı koruyucu kanunlar yazabilmesi mümkün değildir, çünkü bir yıl sonrasını göremeyen insan, ölüm ötesi için hiç bir hüküm çıkaramaz..

 

Netice olarak ALLAH’I, tek kanun koyucu yer olarak bilmek zorundayız. “Sanatkâr yaptığı sanatını en iyi bilendir”’ hükmüyle, ALLAH’IN kâinatın tek maliki olduğuna şahadetimiz, onun kanunlarıyla hareket etmemizi gerektirir. Bu kanunlara uyan insan ve toplumlar, düzgün oldukları sürece dünyanın efendileri olacaklardır. Elçisi en iyi ustasıdır. Nakıs biri elçi seçilemez, bilgisi, kültürü, kelamı en üst düzeyde kullanmayı bilen olmalı, eksiği olan elçi olamaz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem yeryüzünü, kainatı, arşı ve içeriklerini en iyi bilen olduğu gibi, ALLAH’I en çok tanıyan, bilen ve gören tek kişidir.. Bu sebeple, insana nelerin daha faideli ve nelerin daha yüceltici olacağını da bilen yine o olacaktır.Bu yüzden fazla mesai hükmündeki farzlar dışı olan, giyimi, kuşamı kısacası tüm sesli sessiz hareketlerini taklit etme,özellikle severek,insanı ulviliğe çıkaran en büyük etken olacaktır,olmuştur..ALLAH onun hakkında VEMA ATAKUMURRESULU FEXUZUHU der. (Resul size neyi verirse alın)

 

Haydi artık el ele yeni ,farklı ama istenilen, arzu edilen,sevilen ,hiç kimsenin burnu yukarda olmayan, katretulhayat (hayat damlacığı) gibi mütevazi bir dünyaya..

 

1400 yıldır, hiç kimsenin tek harfini dahi değiştiremediği, ilahi yazılı metni okumaya ,anlayıp tatbik etmeye ne dersiniz!. Emin olun hayatınızın en önemli en ciddi ve en faideli işini yapmış olursunuz. Şunu da hiç bir zaman unutmayın, ALLAHIN yanında ücretler hep dolgun hem de peşindir. Fazla mesaili bir işle denemenizi tavsiye ederim.(bir teheccüd gece namazı gibi)

 

Gülistan-ı bostanda şeyh Saadi Şiraz-i bir hikâye anlatır ;

 

Keçinin biri diğerleri gibi avluda bağlıdır. Hayatı boyunca sürekli ipini koparıp, bayırlarda, çayırlarda, sularda gününü gün etme arzusu içindedir. Sonunda bir gün dileği gerçekleştir, ipini koparır, hayallerini gerçekleştirir. Kırlarda, bayırlarda oynayıp zıplamaya başlar. İstediği olmuş ve çok mutludur. Ama zaman durmuyor, vakit ikindi olmuştur, gölgesini görür, ürkerek sıçrar. Sevinç yerini korkuya bırakmadadır. Akşam olup karanlık çökmüştür, kural tanımayan aklına yanar. Sığınacak yer bulamaz, hayıflar içindeyken, karanlıkta gördüğü bir çift göze kurban gider. Kurda yem olmuştur..

 

Burada bir soruyla, ruhsal dengesizliğin nedenine ve çözümüne ulaşalım ;

 

“ Keçinin boynundaki ip, onun esareti miydi yoksa hürriyetimi”?    

M.İbrahim Hızır  

Ruhsal Denge

 

Ruhsal Hasta-lık Kavramı:

Ruhsal hastalık, insanın duygu, düşünce ve davranış-larında olağan dışı sapmaların ayrılıkların bulunmasıdır., diye tanımlanabilir. Ruhsal hastalık belirtileri rahatsız edici, acı verici, kişiyi ve çevresini mutsuz eden türden belirtilerdir. Kişinin uyumunu bozar, ilişkilerini sarsar, ve çalışmasını etkiler. Kimi ruhsal hastalık daha çok kişinin kendisine acı verir. Örneğin kuruntuları, korkuları, kaygıları ve üzüntü-leri olan kişi, kendi içinde tedirgindir, mutsuzdur, ancak bu belirtiler toplumsal ilişkisini, çalışmasını önemli ölçüde aksatmaz. Nevrozla bu türden ruhsal hastalıklardır.

 

Nevrotik kişi, daha çok kendi içinde uyumsuz olan, iç dengesi bozulmuş olan kişidir. Nevrotik kişi, kendisini çevre-ye uydurmaya, bu amaçla kendisini değiştirmeye uğraşan kişidir. Gerçeklerle ilişkisi kopmamıştır; bir bakıma gerçeklerin üstesinden gelmeye, altında ezilmemeye çabalar. Bun karşılık kişilik bozukluklarında, çatışma daha çok çevreyledir. Kişilik bozukluğu gösteren kişi, kendi iç dengesini koruyabilmek için çevresini değiştirmeye, çevreyi kendine uydurmaya çalışır. Örneğin anti sosyal bir kişi, davranışlarıyla çevreyi tedirgin ve mutsuz ederken kendisi bundan yararlanır, doyum sağlar.

 

Ruhsal hastalık-ların çok çeşitli nedenleri vardır. Örneğin; psikozlar ateşli hastalıklara, beyindeki bozukluklara, hormon dengesizliklerine, alkol ve uyuşturucu ilaçlara, enfeksiyonlara bağlı olarak ortaya çıkabilirler. Psikozlarda kalıtımsal ve yapısal etkenler de rol oynarlar. Mide ülseri, astım gibi psikosomatik hastalıklarda ise, hem bedensel yatkınlık hem de ruhsal etkenler bir arada bulunurlar.

 

Nevrozlarda da yatkınlık söz konusu edinmekteyse de, başlıca etkenlerin ruhsal olduğu görüşünde birleşilmektedir. Kişinin yaşantıları, aile içindeki eğitimi, geçirdiği ruhsal örselenmeler, belli başlı belirleyicidirler.

Ruhsal hastalıkların tanısı, hastayla yapılan görüşmeler, gözlemler, aileden alınan bilgiler ve gerektiğinde uygulanan psikolojik testler yardımıyla konur. Kişideki ruhsal belirtilerin yoğunluğu, süresi ve hangi koşullarda çıktığı göz önünde tutularak hastalığın ya da uyumsuzluğun derecesi belirlenebilir. Hiç kimse kendi kendine gerçekçi bir tanı koyamaz.

 

Kendi sorunlarımızı ya abartma ya da yok sayma eğilimine göre değerlendirdiğimiz için varacağımız sonuç, yanıltıcı olur. Bununla birlikte kendi kendimize içten yanıtlar verebilirsek, ruh sağlığımız konusunda doğruya yakın bir sonuca varabiliriz.

 

Genç-lik Çağında Depresyon :

Depresyon, genlik çağında gençlik çağında tüm belirtileriyle çok seyrek olarak görülür. Ergenlik çağından önce süperegonun gelişmemiş olması, çocuğun kendini gözleme ve eleştirme yetisinin zayıflığı, dışa dönüklüğü, dürtülerin dizginleşmemiş oluşu nedeniyle durgunluk, çökkünlük, umutsuzluk, kendini suçlama gibi temel depresyon belirtileri apaçık ortaya çıkmazlar; çıksa da sürekli olmazlar.

 

Başka bir deyişle, üstbenlik, benliği ve dürtüleri tama egemenliği altına alamaz. Genç, depresyona karşı kendini savunmaya girişir. Ortaya üstü örtülü,dolaylı ya da depresyon eşdeğerleri denen belirtiler çıkar. Altta yatan depresyon göstergesi olabilecek belirtiler şunlardır: Genç can sıkıntısı çeker ve tedirgindir; hiç bir işle uzun süre ilgilenemez, bir uğraştan diğerine yönelir. Ancak sonun getiremez. İstekle başladığı bir işten çabuk bıkar; coşku ile bezginlik arsında gider gelir.

 

Dikkatini yoğunlaştırmakta güçlük çeker; okuduğunu anlamaz "okuduklarım kafama girmiyor" der, unutkanlıktan, dalgınlıktan yakınır. Ders dinleyemez ve başarısı düşer. Bedeniyle uğraşır, yorgunluktan, başa ağrısından, mide bulantısından, karın ağrısından, uykusuzluktan yakınır.

 

İlk gençlikte görülen davranış bozukluklarının bir çoğunun alta yatan bir değersizlik, benlik saygısında azalma ve yalnızlık duygularına bir tepki olarak, geliştikleri sıklıkla belirtilmektedir. Baş kaldırma ve saldırgan davranışlar, içteki bir güçlük duygusunu örtme çabaları olarak nitelendirilmişlerdir. Genç, kendinin güçsüz olmadığını kanıtlamaya uğraşmakta, depresyonla savaşmaktadır.

 

 Yalnızlık duygusundan kurtulmak için insanlardan kaçmak yerine onlara sokulmayı deneyebilir. Aile ilişkileri çok bozuk olan, evde istenmediğini, sevilmediğini duyumsayan bir genç, kişisel yakınlığı ev dışında arayabilir. Bu durumda eğer genç, bir kızsa beğenildiğini, aranıldığını görerek, ilişkilerini çok ileri götürebilir, sevgi açlığını irine sığınarak gidermeye çalışır.

 

Cinsel yaklaşmayı sevgiyle karıştırır, ancak aradığını bulamayınca, ya da cinsel isteklerin doyurulmasıyla sevginin sona erdiğini görünce ve yüzüstü bırakılınca daha büyük bir çöküntüye uğrar; canına kıymaya kalkışabilir.

Ailede boşanma, ayrılık, ölüm gibi benlik saygısını azaltan durumlarda pek çok gencin ilk tepkisi davranış bozukluğu biçiminde olmaktadır. Gencin, birden umursamaz bir tutum takındığı, derslerine boş verdiği, okuldan kaçmaya, öğretmenlere karşı gelmeye başladığı, haylaz arkadaşlara kapıldığı gözlenir.

 

Açıkça ayar tutamayan depresyon belirtisi göstermeyen genç, dolaylı olarak depresyonunu aşmaya çabalar. Kolay arkadaş edinemeyen kimi genç de ilişki alanını daha daraltıp, yanlış uğraşlara yönelebilir. Hayvan besleyerek tüm gününü onların bakımına ayırarak, onlarla konuşup severek, depresyona karşı kendini savunmaya çalışabilir (Yörükoğlu, 1985, s.249-250).

 

Genç-lik Çağında İntihar (Özkıyım) ve İntihar Girişimleri :

Kendi canına kıyma, gençlik çağında, trafik kazalarından sonra gelen en önemli ölüm nedenidir. Çocukluk çağında oldukça seyrek olan özkıyım girişimleri, ergenlik çağında başlayarak hızlı bir artış gösterir. Örneğin; ABD'de her yıl 15-20 yaşları arasında 4bin gencin kendi canına kıydığı saptanmıştır. Bu sayı tüm nüfus içinde görülen intiharların %12'sini oluşturmaktadır. Özkıyım girişimleri ise, ölümle bitenlerin en az 10 katı olduğu kestirilmektedir. Erkekler arasında ölümle sonuçlanan intiharlar, kızlara göre 3 kat daha yüksektir. 15-19 yaşları arsında çok yüksek oranlara varan araba kazalarının bir çoğunun da gizli özkıyım girişimleri olduğu söylenebilir.

 

Ayrıca gençler arasında özkıyım girişimlerinin eskiye göre hızlı bir artış gösterdiği gözlenmektedir. Ortalama özkıyım yaşı da gittikçe düşmektedir (Teicher ve Jacops, 1966). En çok başvurulan canına kıyma yöntemi uyku ilaçları, yatıştırıcılar ve başka ilaçlar içmedir. Kendini asma, yüksekten atlama, ateşli silahla daha seyrek ve daha ciddi özkıyım girişimlerinde kullanılan yöntemlerdir.

 

Özkıyım girişim, .çaresiz kalan kişinin sorunlarından umutsuz bir kaçış olarak yorumlanabilir. Bu sorunlar kendinden e çevreden kaynaklanabilir. Sonuçta kişi, hiçbir çıkış yolu olmadığını, olaylar karşısında eli kolu bağlı kaldığını anlamakta, umutsuzluk, karamsarlık içine düşmekte gidişi değiştirecek güçten yoksun kaldığını görmektedir. Kendini ezilmiş, köşeye sıkıştırılmış hissetmekte, duyduğu öfkeyi dışa boşaltamadığı için kendine yöneltmektedir. Özkıyıma kalkışması hem kendini cezalandırma, hem de bu duruma düşmesine neden olanlardan Bir öç alma davranışıdır.

 

Öz kıyım girişimi bir anda oluveren bir davranıştır. Ama hazırlığı uzun sürer. Gencin, çocukluğundan gelen sorunların ergenlik çağında ortaya çıkan yeni çatışmalara ve durumlar eklenir. Gencin çevresiyle ilişkileri bozulur, yalnızlaşır, desteksiz kalır. Genellikle son bir olay, bir çatışma, bir darbe, örseleyici bir yaşantı, gencin savunmalarını yıkarak öz kıyımın tetiğini çeker (Yörükoğlu, 1985, s.251-253).

 

Erken yaşlarda çekilen yoksunluklar, ana-babasızlık durumları, depresyon durumları vb tanımlar intihara götüren önemli etkenlerdir. Ayrıca kimin hangi koşullarda intihar girişimi yapacağını kestirmek zordur. Hangi yaşantı ve durumun, gencin dayanma gücünü aşıp onu intiharın eşiğine getireceği önceden bilinemez. Sürüp giden depresyona karşı gencin kullanabileceği savunmalar pek çoktur. Bu nedenle depresyon maskeli bir biçimde bir süre kendini gizleyebilir. Belli bir örseleyici olaydan sonra savunmalar yetersiz kalınca genç, intiharı son çözüm olarak deneyebilir.

 

Genç-lik Çağı Psikozları :

Gençlik çağında başlayan psikotik tepkiler, tanı bakımından şaşırtıcı özellikler gösterir. Bu bakımdan kesin tanı ancak iyiy bir izleme sonucu konabilir. Örneğin, başlangıçta şizofreni ön tanısı alan 50 genç kızdan izleme sonucu ancak 18'ine kesin şizofreni tanısı konmuştur. Geri kalanların 12'si intihar girişimi ve depresyon tanısı, 10'u davranış bozukluğu, 4'ü evden kaçma, 6'sı da anti-sosyal kişilik olarak belirlenmiştir (Symonds ve Herman, 1957).

Birçok başka araştırmada kişilik değişikliklerinin ve ağır davranış sapmalarının şizofrenin başlangıç belirtileri olabildiğini vurgulamaktadır. Şizofreni ile ilgili olmayan gençlik tepkileri, şizofreniyle karışacak özellikler gösterebilirler. Bu nedenle kesin tanı koymadan beklemek, belirlilerin gidişini izlemek gerekmektedir.

 

Şizofreni geliştiren 44 genç, yetişkinin lise çağındaki uyumları okul kayıtlarına göre incelendiğinde, ortaya ilginç bulgular çıkmaktadır: Bu hastaların lise çağında spor yapmadıkları, grup çalışmalarına katılmadıkları, kızlarla ilgilenmedikleri saptanmıştır. Okulda sorun çıkmayan ama pek aranmayan, sevilmeyen, önderlik nitelikleri olmayan, içine kapanık, kaygılı, bağımlı gençlerdir. Başka bir deyişle, şizoid kişilik özellikleri taşımaktadırlar (Bower, et al., 1960).

 

Bu araştırmalardan şu sonuç çıkmaktadır: Şizofreniyi önceden kestirmemize yarayacak kesin ön belirtiler ve kişilik özellikleri yoktur. İki aşırı uçta yer alan şizoid kişilik yapısında olanlarla, çocukluklarında davranış bozukluğu gösteren gençler kümesinden şizofreni çıkma olasılığı daha güçlüdür. Ancak belirtelim ki, her şizoid kişilik zorunlu olarak şizofreni ile son bulmadığı gibi, her davranış bozukluğu da şizofrenin ön belirtisi sayılmaz.

 

Cinsel Uyum-suzluklar :

Cinsel sorunlar iki ana başlık altında toplanırlar. Birincisin de, cinsel dürtüler karşı cinse yöneltilmiştir, ancak cinsel işlevlerde yetersizlik ya da bozukluk vardır. İkincisinde ise karşı cinse değil, aynı cinse eğilim vardır. Cinsel güçsüzlük (empotans) ve erken boşalma erkeklerde en sık görülen işlev bozukluklarıdır. Gençlerde daha çok görülen güçsüzlük korkusudur.

 

Genç erkek cinsel birleşmeyi, cinsel kimliğinin dolayısıyla erkekliğinin bir kanıtı sayar. Kızlar ve kadınlarda ilk cinsel yakınlaşma bu nedenle bir sınav yerine geçer. Kadınların kendilerini kanıtlama gibi bir kaygıları yoktur. Çünkü birleşmede edilgin kalırlar. Güçsüzlük, başarısızlık korkusu çekmezler: olsa olsa cinsel birleşme onlar için zevk değil, acı veren ya da gebe kalma korkusu nedeniyle ürkütücü bir durumdur. Kadınlarda en yaygın olan işlev bozukluğu, cinsel soğukluktur.

 

Ancak, kadınlar bu durumlarını gizleyebildikleri halde erkekler cinsel güçsüzlüklerini gizleyemezler. Pek çok sağlıklı genç erkek ilk cinsel denemesinde aşırı heyecan, tedirginlik ve başarısız kalma korkusu yaşar. Örneğin; genel ev kadınıyla cinsel birleşmeye giremez. Bu olumsuz deneyim de gencin korkusunu artırır, Benlik saygısını düşürür. Oysa cinsel birleşme uygun bir ortamda, uygun bir eş ile ortaklaşa yapılan bir eylemdir. İlk girişimler erkekten gelse de karşılıklı istek, okşama ve sevişme sonunda kendiliğinden gerçekleşen bir doyumdur. Cinsel birleşmede başarı, üstünlük, güçlülük değil, ruhsal ve bedensel uyumluluk önemlidir.

 

Kadınlardaki cinsel korkular, tabular o denli yoğun olabilir ki, cinsel soğukluktan öte belirtilerle ortaya çıkabilir. Örneğin ilk cinsel birleşme kın kazılmaları (vaginismus) nedeniyle olanaksızlaşır, ya da çok ağrı verici olabilir (dynspareunia) (Yörükoğlu, 1996, s.270-271).

 

Cinsel Sapma-lar

Cinsel kimlik sapması iki türlü olur. Ya kişi eşcinsellikte olduğu gibi kendi cinsine eğilim duyar ve kendi cinsiyle birleşmeyi amaçlar ya da karşı cinse eğilim duyar, ancak bu eğilim cinsel birleşmeye kadar varmaz. Örneğin; dikizcilik (voyyörizm) cinsel birleşmeyi seyrederek cinsel doyuma ulaşma tutkusudur. Göstermecilik (exibitionism) ise erkeğin, cinsel organlarını kadınlara göstererek cinsel haz almasıdır. Bu iki cinsel sapma, yalnız erkeklerde görülür. Fetişisizm ise çorap, mendil, saç, toka, iç çamaşırı gibi kadınlara özgü nesneleri biriktirme, onlarla cinsel doyum sağlama durumudur. Bu sapmalar cinsel yetersizlik güçsüzlük belirtileridir.

 

Örneğin, cinsel organlarını kadınlara göstererek onları korkutup, kaçıran bir erkek bundan hem haz almakta hem de erkekliğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Oysa aynı kişi uygun bir karşılık görse cinsel birleşmeden kaçar. Başka bir deyişle bu tür sapmalar, cinsel olgunlaşmada duraklama ya da gelişmenin belli bir döneminde saplanmayla ilgili bozukluklardır.

 

Örneğin, erkekler, kadın güzelliğini, çıplaklığına bakmaktan, kadınlar da bakılmaktan hoşlanırlar. Bu doğal eğilim dikizcilik denilen cinsel sapmada tek amaç ve tek doyum yolu olmuştur. Yine cinsel birleşme sırasında kucaklama, sarılma, sıkma, öpme gibi davranışlar doğaldır. Bazen can yakma ve işkenceye kadar gidebilir. Bu duruma "cinsel sadizm" denir. Kadın da kucaklanmaktan hoşlanır. Bu eğilim eziyet çekerek cinsel haz duymaya kadar varırsa "cinsel mazohizm" den söz edilir.

 

Gençlik çağında önemli olan ve en sık rastlanan bir cinsel sapma, yani eşcinsellik üzerinde duralım:

Eşcinsellik (homosexuality), çekirdekleri çocuklukta atılan, ergenlik çağında belirginleşen bir cinsel kimlik sapmasıdır. Çocukluk çağında erkek çocuğun babayla, kız çocuğun da anneyle özdeşim yapması sonucu cinsel kimlik gelişmeye başlar.

 

Bir erkek çocuğun erkek özelliklerini kazanması için önünde yeterli bir veya birkaç erkek örneği bulunmalıdır. İlk ve en önemli örnek hiç kuşkusuz babadır. Babasını seven bir çocuk onun davranışlarını, tutumlarını özümseyerek erkekliğini kazanır. Bunun için babanın varlığı yetmez. Onun yeterli erkek nitelikleri gösteren oğlu ile yakın ve olumlu bir ilişkisi olan bir baba, olması gerekir. Bu ilişkinin ilk 5-10 yıl içinde sıkı olması ve süreklilik göstermesi özellikle önemlidir. Bu bakımdan okul öncesi yıllarda babasız büyüyen bir erkek çocuk güç durumda kalır.

 

Özellikle benimseyebileceği amca, dayı, ağabey, dede gibi erkek örneklerinden yoksun kalmışsa, cinsel kimlik gelişimi aksayabilir. Baba, ilgisiz, uzak bir görünüp, bir kaybolan, bir kişi ise erkek çocuk aynı bocalamayı çekebilir. Ablalar ,teyzeler arasında büyüyen tek bir erkek çocuk da sürekli bir erkek örneğinden yoksun ise, kimlik ayrışması belirsiz kalabilir. Eşcinsellerin geçmişleri araştırıldığında bunlardan %27'sinin 10 yaşından önce boşanma ya da ölüm nedeniyle babasız büyüdükleri görülmüştür (Saghir ve Robins, 1974-West, 1967).

 

Ancak tek başına babasızlık eşcinselliğin nedeni olamaz. Annenin tutumu da çok önemlidir. Anne, erkek çocuğuna karşı çok koruyucu ve kollayıcı bir tutum içindeyse, oğlunu erkek arkadaşlarından ve öteki erkek örneklerinden uzak tutuyorsa, çocuğun durumu daha da zorlaşır. Annesinin dizi dibinde edilgin, uysal ve güvensiz olarak büyüyen bir erkek çocuk, erkek çocuklarla kaynaşamaz, oyunlarına katılamaz ve kendine yakın bulduğu kız çocuklarına yönelir.

 

Yapılan araştırmalarda eşcinsel erkeklerin annelerinin çok koruyucu, kollayıcı, oğullarına çok düşkün ve sıkı denetleyici kişiler olduğu saptanmıştır.

Anne ile babanın rol değiştirdiği bir ortam da kız çocuğu da bocalar, erkeksi bir anneyle özdeşim yaparak erkek özellikleri geliştirir. Annenin çok itici, babanın çok sıcak olduğu hallerde ise kız çocuğu babaya karşı yakınlaşmadan tedirgin olarak kız kimliğini yadsıyabilir. O da çatışmasını çözebilmek için babayla özdeşim yaparak, doğal cinsel kimliğinden uzaklaşır. Çocuklukta geçirilmiş cinsel travmalar da eşcinselliğin gelişmesine katkı yapabilir (Yörükoğlu, 1996, s.279-284).

 

Alkol ve Uyuşturucu Bağımlıl-ığı :

İnsanlık tarihi kadar eski olan alkollü içkiler, keyif verici, yatıştırıcı, yerine göre de uyuşturucu olarak kullanılır. Az alındığında alkol uyarır ve canlılık verir; insanı iyimser, neşeli, konuşkan yapar. Kişilerarası ilişkileri kolaylaştırır, aradaki buzları eritir, sıkılganlığı, çekingenliği giderir, kendine güveni artırır, davranışa özgürlük sağlar alkolün olumlu etkisin bunlarla da kalmaz, sıkıntıları unutturur, üzüntüyü giderir, gerginliği kaldırır. Cinsel istekleri canlandırır, cinsel gücü azaltır. Bu niteliklerinden dolayı alkol en yaygın ve en eski keyif verici ve yatıştırıcı olarak haklı bir ün kazanmıştır.

 

Bu nedenle hiç bir çağda ne dinsel yasak, ne yasal engel tanımamış, zengin yoksul herkesin "kanına girmiştir". Dolaşan kanın 100 cm3' ünde alkol oranı 10-20 mg arasındayken, canlandırıcı, uyarıcı, neşelendirici etki yapar. Bu oran 100 mg' a yükseldiğinde kişi adam akıllı sarhoş olmuş, kendi üstündeki denetimini yitirmiştir. Abuk sabuk konuşur, yalpalar, taşkın hareketler yapar, saldırgan olabilir. Kandaki alkol oranı 300mg'ı geçince, koma ve ardından ölüm gelir.

 

Alkol bedende ve kişilikte yıkıma yol açan güçlü bir zehirdir, Örneğin ABD'de her yıl 25 bin kişi içkili araba kullanma sonucu ölmektedir. Alkolün neden olduğu intihar ve adam öldürme olayları yılda 15 bine olaşmakta, 20 bin kişi de alkole bağlı organik hastalıklardan ölmektedir. Bu ülkede 10 milyonun üstünde alkol,k bulunduğu saptanmıştır. Bunun iki katı insanda aşırı içen ve sorunlu içkicilerdir ki, toplam olarak ABD'de nüfusun %12'si aşırı içenlerle alkoliklerden oluşmaktadır.

 

En yalın tanımıyla alkolizm, içki içmeden duramamaktır. Alkolik, aşırı içme nedeniyle beden ve ruh sağlığı bozulan çalışması aksayan, buna karşın içkisini denetleyemeyen kişi demektir. İçkiyi sürekli artırma eğilimi gösteren, ve buna engel olamayan kişi, alkole tutsak olma yolunu tutmuş demektir. Alkolikler, kolaylıkla içkiyi bırakamaz, bıraksalar bile bedende titremeler, baş ağrısı, ateş yükselmeleri, yüzde kızarma, iç sıkıntısı, uykusuzluk, korkular, saldırganlık ve panik durumu yaşarlar.

 

Aşırı içkinin ne büyük yıkımı, aile yaşamında olur. Karı-koca ilişkisi bozulur, dirlik düzen kalmaz; tartışmalar, kavgalar, ağır suçlamalar, evden ayrılmalar ya da evden kopmalar da birbirini izler. Fiziksel zorlama ve zarar verme söz konusu olur. Sonuçta karı koca arasındaki ilişkiden saygıyı kaldırır.

Alkol ve sigara gibi erkekliğin bir simgesi olarak grupların etkisi uyumsuz ve sorunlu gençlikte, sporda, okulda, başarı gösteremeyen ailesiyle sorunları olan gençler, bağımlılık gereksinimleri doyurulmamış olan ama bağımlı kalmaktan korkan gençler arasında kullanımı ve alışkanlık yapma oranı fazla olmaktadır.

 

Batı Ülkelerinde yapılan araştırmalar göre, alkolik anne-babanın çocuklarının alkolizme yönelmesi olasılığı çok yüksektir. Böyle evlerde büyüyen çocukların yarısı alkolik olmakta, yarısı da davranış bozukluğu göstermektedir. Bu genler karşılaştıkları sorunların ana-babaları gibi alkole sığınarak çözmeye çalışırlar. Üzülünce içen, sevinince içen "işte buna içilir" deyip içen bir baba örneği varken, gençlerin bu yönde koşullanması çok kolay olur.

 

Uyuşturucu ve Uyarıcı-lar

Hekimlikte ilaç olarak kullanılan ve kullanılmayan pek çok maddenin ruhsal bağımlılık yapma özelliği vardır. Morfin gibi ağrı kesiciler, luminel (barbitürat) gibi uyku ilaçları, diazem ve librium gibi yatıştırıcılar tedavide yeri olan, ancak kötüye kullanımları bağımlılık yaratan ilaçlardır. Eroin, kokain,esrar gibi maddelerin ise tıpta yeri yoktur. Yalnız keyif verici ve uyuşturucu olarak kullanılırlar.

 

Aslında sigara, çay, kahve, kola da alışkanlık yapan nesnelerdir. Sigara ve kahve içen kimse bunları belli ölçüde sürekli ölçüde sürekli kullanır. Alıştığı kadar içmezse veya bulamazsa, tedirgin olur. Yani ruhsal bağımlılık söz konusudur. Ancak bu tür bağılılıkta alınan madde ölçüsü değişmez, oysa morfin, eroin gibi narkotiklere alışmış bir kişi dozu gittikçe artırır. Başka bir deyişle, aynı etkiyi elde edebilmek için daha çok almak zorundadır; Çünkü bedende direnç gelişmiştir.

 

Öyle ki, bir insan için öldürücü olabilecek yüksek doz morfini bir morfinoman bir defada alabilir. Bu türdeki güçlü narkotikler çok yoğun ruhsal bağımlılık yanında fiziksel bir bağımlılığa da yol açarlar. Örneğin alıştığı morfinden yoksun kalan bir kişide çok ağır kesilme, yoksunluk (apstinence) belirtileri ortaya çıkar. İç sıkıntısı, uykusuzluk, sinirlilik, terleme, bunaltı, kusma, çarpıntı, karın ağrısı, kas kasılmaları, ateş yükselmeleri...Kimi maddelere karşı çok yavaş bağımlılık geliştiği halde, morfin, eroin gibi afyondan elde edilen ve sentetik üretilen narkotiklere karşı çok hızlı fiziksel ve ruhsal tutkunluk gelişir.

 

Öyle ki bir kaç kez morfin ya da eroin kullanan bir kişi bu maddelerin tutsağı olup çıkabilir.

Alınan madde ister uyuşturucu olsun, ister uyarıcı olsun, sonunda kişide ruhsal çöküntü yapar. Başka bir deyişle bu maddelerden sağlanan zevke ve tadı beden ve ruh ödemek zorunda kalır. İçkinin ölçüsünün kaçtığı bir gecenin sabahında ortaya çıkan baş ağrısı, ağızdaki tatsızlık, bedendeki uyuşukluk, kırıklık, ruhsal gerginlik ve sinirlilik, ödemek zorunda kaldığımız bedel olmaktadır. Beden ve ruh dengesiyle oynamanın karşılığıdır bu sonuç.

Bir insanı uyuşturuculara ve uyarıcılara bağımlı kılan nedenler, alkol bağımlılığında sayılan nedenlerin aynıdır (Yörükoğlu, 1996, 289-297).

 

Genç-likte Davranış Bozuklukları ve Suçluluk :

İkinci dünya savaşından bu yana gençlik çağında işlenen suçların gittikçe arttığı ve toplumsal bir sorun durumuna geldiği gözlenmektedir. Sanayileşmeye koşut olarak hızla büyüyen kentlerde gençler arasında çalma, soygun, yaralama, adam öldürme, içki ve uyuşturucu kullanımı, cinsel sorumsuzluklar ve bazı yasak çiğnemeler yaygınlaşmaktadır.

 

Bu durumun düşündürücü yönü, suçluluk oranındaki yükselişin genç nüfusun artışından daha hızlı olmasıdır. Örneğin ABD'de yalnız 1960-1970 yılları arsasında saldırı ve şiddet olaylarında %159, mala yönelik suçlama da ise %75 artış olmuştur. Yapılan hesaplamalara göre bu ülkede genç erkeklerin %22's, 18 yaşına varmadan bir kez çocuk mahkemesine çıkacaktır. Yine ABD' de yılda, 2 milyon gencin evlerinden kaçtığı saptanmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde kızlar arasında da suça eğilim kaygı verici bir hızla artmaktadır.

 

ABD'de gençlik suçluluğuna ilişkin şu sayılar durumun ağırlılığını gösterir yeter sanırım : Bu ülkede tutuklanan tüm insanların%43'ü 18 yaşından küçükledir. İşlenen suçların dökümü yapılınca, ortaya şöyle bir görünüm çıkmaktadır. Adam öldürmelerin %10' u tüm yaralama olaylarının %11'i, cinsel saldırıların %92u, tüm silahlı soygunların %34'ü, ev sorunlarının %532ü ve araba hırsızlıklarının %55'i gençler tarafından yapılmaktadır. İntihar olayları son yirmi yılda 2,5 kat artmıştır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçluluğunun gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir.

 

Ancak, polis ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış suç oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte toplumumuzda büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik suçluluğu büyük boyutlara değildir. Köylerdeki geleneksel kız kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise, hırsızlık suçları ilk sırada yer almaktadır.

Gençlik suçluluğunun (juvenile delinquiency) nedenleri çok çeşitlidir. Başka bir deyişle tek bir mikropla bulaşan bir hastalı değil, bir çok etkenin belirlediği bir davranış bozukluğudur.

 

 

Yoldan çıkan bir genci, suça yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir:

1. Gencin yapısı, özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,

2. Gencin yetiştiği aile yapısı, aile içi düzensizlikler ve ana-baba ilişkileri,

3. Gencin ve ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşullar.

Bu etkenler birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirlerler. Kimi zaman bir etken, kimi zaman da başka bir etken ağır basar. Ancak sonuç, tüm olumsuz etkenlerin bir bileşkesi olarak ortaya çıkar.

 

Araştırmalarda incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri yapılı ve güçlüdürler.

 

Ergenliğe daha yavaş girmekte, ergenlikten sonra yaşdaşlarına yetişerek geçmektedirler. İçlerinde donuk zekalılar olduğu gibi parlak zekalıları da vardır. ancak suç işleyen gençlerin zekalarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden daha düşük bulunmuştur. Buna karşılık suçlu gençlerin okul başarıları zeka yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada 3 yıl geri kalmışlardır. Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut düşünmede gerilikleri belirgindir.

 

Yapılan pek çok araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel koşullarda ve belli ortamlarda özellikle yetiştirilmiş gibi suça itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun, güven veremeyen, karışı ve çatışmalı bir aile ortamıdır.

 

Çocuğun kişilik gelişmesini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir arada bulunur: Kavga, içki, geçimsizlik, vb. ana-babalarda ruhsal dengesizlik veya anti-sosyal eğilimler vardır.

 

Örneğin 116 suçlu gencin ailelerini inceleyen Lander (1941), annelerin %31'inin, babaların da %36'sının ruhsal bakımdan dengesiz olduğunu bulmuştur. Bu ailelerin %85'inde şu etkenlerden biri çok belirgindir: Annenin çocuğu benimseyip itmesi, babanın çocuğu benimsememesi, anne-babanın ruhsal dengesizliği ve anne-baba geçimsizliği, bu ailelerin en yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.

 

Çocuğunda anti-sosyal eğilimleri destekleyen, genellikle evde bir tiran gibi davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı, duyarsız eve anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik bir kurbandır.

Kendinden iyi bir davranış beklenmediğini gören çocuk, ana-babaya karşı bu ters kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan bir çocuk da şamaroğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir özelliği, şamaroğlanı olarak seçilmesinin nedenidir. Sevilmeyen birisine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun ana-babadan biri ya da ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir özelliği abartılarak, ve sürekli başına kakılarak çığırından çıkarılır. "Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince ağzımızın tadı kaçıyor." Oysa şamaroğlanı olmasa, aile üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirlerine düşerler. Kimi gençlerin davranış bozukluğu, nevrotik veya tepkisel olabilir. Örneğin bir boşanmadan bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan davranış sapmaları bu türdendir.

 

Babasız büyümekten daha zor ve acı olan durum, babası yaşarken bir gencin baba özlemi çekmesidir. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan sorulmayan merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır. Ülkemizde, kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel ilişkiler, artış göstermekle birlikte genelde suç oranı erkeklerle, kıyaslanmayacak kadar düşüktür.

 

Ceza ve ıslahevlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Önünü-sonunu düşünmeden cinsel ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baş kaldırma yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce beğenilme, ardından koşulmak kadının cinsel kimliğinin bir parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulmayan genç kızlar, erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta, cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedir. Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yaklaşma ona sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Aile içi bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlardan bir kaçış yolu olarak seçmektedir. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar, bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına atmaktadırlar.

Çocukluklarında cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin erkeklerce kandırılıp, okşanmış cinsel bakımdan sömürülmüş kızlar da gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler.

Ülkemizde suçlu gençlerin başlıca özellikleri şöyle özetlenebilir. Bu gençler en az bir yıl sınıfta kalmış, başarısız öğrencilerdir. %36.6'sı okuldan kaçmıştır, %27'si Kur'an kursuna gönderilmiştir. %26'sı suç işlemeden önce evden kaçmışlar, %17'si de birden fazla suç işlemişlerdir. %70'inin çocuklarında çalma alışkanlığı olduğu saptanmıştır.

 

Suçlu çocukların ancak yarısı anne ve babaları tarafından sevildiklerini bildirmişlerdir. Annesince sevildiğini söyleyenler, babasınca sevildiğini söyleyenlerden üç kat fazladır. Suçlu gençlerin %46.6'sı ölüm veya ayrılık nedeniyle bir süre ana-babadan ayrı kalmışlardır.

Gençlik suçluluğunda toplumsal etkenlerde büyük rol oynarlar.

Bazı yörelerin gençleri çevredeki varlıklı kesimlere imrenmenin ve özenmenin ötesinde kıskançlıkla, kinle bakarlar.

 

Çalışarak, didinerek yasal yollardan onların düzeyine hiçbir zaman çıkamayacaklarının bilincindedirler. Kendi olanaklarının azlığıyla dışarıdaki bolluğu karşılaştırırlar. Önce umutsuzluğa sonra öfkeye kapılırlar. Kendi kötü koşulları içinde sıkışıp kaldıklarını görür ve buna tepki gösterirler. Bu tepki ancak saldırganlık, çalma, yıkma, kırma, kuralları çiğneme biçiminde olabilir.


Maliye Bakanlığı Satış Fişimiz var. Sipariş İçin Tıkla

Kapıda ödeme kolaylığı.

      0 542 252 70 62
     0 532 402 77 44

     0 464 217 18 81
     0 464 214 55 33

   birtat@birtat.com.tr

 





 

Ürünlerimizin, yetkili kurumlar tarafından, gerekli denetimleri yapılmıştır.
Ayrıca ürünlerimizin çoğu FDA Sağlık Örgütü tarafından da  denetlenmekte ve İşyerimizin Tarım Ve Köy İşleri Rize İl Müdürlüğü ES - 53 – 0020 Numarası İle Satış Yeri Kayıt Belgemiz Vardır.


 

BİRTAT  – 1959’DAN BERİ.
Yarım asırdan fazla, güvenle hizmetinizde 

                                            Önemlidir.
Bu sitede bulunan her ürün besin (gıda) takviyesidir.
Dr'nuza Başvurun. Tedavi amaçlı veya ilaç yerine kullanılamaz.