|
|
Ruhsal
Denge
Özel-likle
gelişmiş ülkelerde kızlar arasında da suça eğilim kaygı verici bir
hızla artmaktadır. ABD’de intihar olayları son yirmi yılda 2,5 kat
artmıştır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçlu-luğunun
gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir. Ancak, polis
ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış
suç oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte
toplum-umuzda büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik
suçluluğu büyük boyutlarda değildir. Köylerdeki geleneksel kız
kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise,
hırsızlık suçları ilk sırada yer almaktadır.
Gençlik
suçluluğunun nedenleri çok çeşitlidir. Başka bir deyişle tek bir
mikropla bulaşan bir hastalık değil, birçok etkenin belirlediği bir
davranış bozukluğudur. Yoldan çıkan bir genci, suç-a yönelten
nedenler üç ana kümede toplanabilir:
1. Gencin yapısı,
özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,
2. Gencin
yetiştiği aile yapısı, aile içi düzensizlikler ve ana-baba
ilişkileri,
3. Gencin ve
ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşulları.
Bu etkenler
birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirlerler. Kimi
zaman bir etken, kimi zaman da başka bir etken ağır basar.
Araştırmalarda
incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri
yapılı ve güçlüdürler. Ergen-liğe daha yavaş girmekte, ergenlikten
sonra yaşıtlarına yetişerek geçmektedirler. İçlerinde donuk
zekâlılar olduğu gibi parlak zekâlıları da vardır. Ancak suç işleyen
gençlerin zekâlarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden
daha düşük bulunmuştur. Buna karşılık suçlu gençlerin okul
başarıları zekâ yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada
yaklaşık 3 yıl geri kalmışlardır. Okumaktan ve okuldan nefret
etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan
kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut düşünmede gerilikleri
vardır.
Yapılan pek çok
araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel
koşullarda ve belli ortamlarda özellikle yetiştirilmiş gibi suça
itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun,
güven veremeyen, karışık ve çatışmalı bir aile ortamıdır. Çocuğun
kişilik gelişmesini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken
bir arada bulunur: Kavga, içki, geçimsizlik, vb. Ana babalarda
ruhsal dengesizlik veya antisosyal eğilimler vardır. Bu ailelerin
çoğunda şu etkenlerden biri çok belirgindir: Annenin çocuğu
benimsemeyip itmesi, babanın çocuğu benimsememesi, anne-babanın
ruhsal dengesizliği ve anne baba geçimsizliği, bu ailelerin
yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.
Baba, çocuğunda
anti sosyal eğilimleri destekleyen, genellikle evde bir diktatör
gibi davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı duyarsız, eve
anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan
ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik biridir.
Kendinden iyi bir
davranış beklenmediğini gören çocuk, ana baba-ya karşı bu ters
kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona
karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı
en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan
bir çocuk da şamar oğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir
özelliği, şamar oğlanı olarak seçilmesinin nedenidir. Sevilmeyen
birisine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun
ana-babadan biri ya da ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun
olumsuz bir özelliği abartılarak ve sürekli başına kakılarak
çığırından çıkarılır. "Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince
ağzımızın tadı kaçıyor." gibi. Oysa şamar oğlanı olmasa, aile
üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirlerine
düşerler. Kimi gençlerin davranış bozukluğu, nevrotik veya tepkisel
olabilir. Örneğin bir boşanmadan bir ölüm olayından sonra ortaya
çıkan davranış sapmaları bu türdendir.
Babasız büyümekten
daha zor ve acı olan durum, babası yaşarken bir gencin baba özlemi
çekmesidir. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan, sorulmayan,
merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara
alır. Ülkemizde, kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel
ilişkiler artış göstermekle birlikte genelde suç oranı erkeklerle
kıyaslanmayacak kadar düşüktür.
Ceza ve
ıslahevlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde
büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına
ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Önünü-sonunu düşünmeden cinsel
ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baş kaldırma
yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce
beğenilme, ardından koşulmak kadının cinsel kimliğinin bir
parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulmayan genç kızlar,
erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta,
cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedir.
Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yaklaşma ona
sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Aile içi
bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü
zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlardan bir kaçış yolu olarak
seçmektedir. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar,
bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına
atmaktadırlar.
Çocukluklarında
cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin
erkeklerce kandırılıp, okşanmış cinsel bakımdan sömürülmüş kızlar da
gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler.
Suçlu çocukların
ancak yarısı anne ve babaları tarafından sevildiklerini
bildirmişlerdir.
Annesince
sevildiğini söyleyenler, babasınca sevildiğini söyleyenlerden üç kat
fazladır. Suçlu gençlerin %46,6’sı ölüm veya ayrılık nedeniyle bir
süre ana-babadan ayrı kalmışlardır.Gençlik suçluluğunda toplumsal
etkenler de büyük rol oynarlar. Bazı yörelerin gençleri çevredeki
varlıklı kesimlere imrenmenin ve özenmenin ötesinde kıskanç-lıkla,
kinle bakarlar. Çalışarak, didinerek yasal yollardan onların
düzeyine hiçbir zaman çıkamayacaklarının bilincindedirler. Kendi
olanaklarının azlığıyla dışarıdaki bolluğu karşılaştırırlar.
Önce umutsuzluğa
sonra öfkeye kapılırlar. Kendi kötü koşulları içinde sıkışıp
kaldıklarını görür ve buna tepki gösterirler. Bu tepki ancak
saldırganlık, çalma, yıkma, kırma, kuralları çiğneme biçiminde
olabilir.
başak ünnver
Ruhsal Denge
Kuran’ı kerim-i
oku-muşsunuzdur, yaşanmış birçok hikâyelerden bahsetmesi dikkat-inizi
çekmiş olmalı. Kur’an’ı Azim’in bu hikâyelerden bahsedişini en kolay
anlaşılma metodu olarak algılıyorum. Ayrıca aynı hikâyelere de
çeşitli tefsirler yazılmıştır. Nedeni ise her akıl ayrı
algılamıştır.Anlaşılmasını istediğiniz konuları izahta, ilahi metot
rehber olmalı.. Bu metot bizler içinde; halka hizmet etmeyi
kendilerine peygamber hizmeti olarak kabul eden herkes içinde
geçerlidir..
Konumuzun daha
anlaşılır olabilmesi için biraz açalım..Gazetelerde haber olan,
Britanya’da dünyaya gelen ikizlerin hikayesi..
Doktorlar,
ikizlerden birisinin yaşama şansı olmadığına karar verirler, ayrı,
ayrı kuvözlere bırakılan ikizler kural tanımayan bir hemşire
sayesinde kurtulurlar. Hemşire sağlıklı kardeşi diğerinin yanına
bırakır, sağlıklı, içgüdüsel bir yanışımla kardeşine sarılır, işte
bu sarılışın etkisiyle hayatından ümit kesilen kardeşin kalp
atışları ve vücut ısısı normale döner.
Düşününki, küçük
bir bebek yaşamaz denilen kardeşine sarılarak hayat fonksiyonlarının
düzelmesini sağlayabiliyor, biz acaba sevdiklerimize ne kadar
sıcağız..Eskiden memleketimizin insanları misafirperverliğiyle sıcak
kanlılığıyla,sevmesi sevilmesi ile tanınan ve kendini
tanıtan,değerlerini değer yapan bir millet idi.Varlığı, maalesef
tükenmek üzere olan değerlerimizin ne kadar faideli ve yapıcı
olduklarından bahsetmek istiyorum..
‘’Ne ruhsuzmuş
deyimi’’ toplumda, merhameti olmayan, kaba,saygısız,sevgisiz hatta
hoşgörüsü olmayanlar için kullanılan bir tabirdir.Beden kafesine
hapsedilen ruh,veziri olan aklın yardımlarından mahrum kalmasıyla
çaresiz, hatta çelimsiz, yatalak olarak bedende vaktinin
tamamlanmasını bekler. İşte o zaman aynı ruhun yapışık ikizi
hükmündeki nefis dediğimiz hayvani ruh ,hakimiyetini bedene
sağlar,ve maalesef o elem verici toplum oluşur ki ,iki göbek atana
,şaklabana mahkum kalır..
Beden memleketinde
kuralların geçerli olabilmesi için ruh padişahı ,akıl vezirini
ayakta tutması ,öğütlerine değer vermesi gerekir..Bu kurallar
rüştünü tamamlamış aklın yardımıyla gerçekleşir.. Akıl ise, usta
akıllarla hemhal olursa, zamanını onlara ayırırsa,yaptıklarını
taklit ederse ve uygulamaya dökerse,beklenilen rüşte kemale ulaşır..
Gitmez taklit etmezse hep el öpmeye mahkum kalır, kaldığı gibi ruha
da herhangi bir yardımı olmaz..
Nefsin (hayvani
ruh) ilgi alanı dünyanın görünen yüzüdür. Dünya, cıvıl, cıvıl
görünen, etkisi sonra ortaya çıkan bir zehirdir. Şeyh Muhammed
Hazin’ul Fersafi Kaddesallahu sırreh derki ;
“Dünya düşmandır
rahmana ,o içkidir şeytana, içkiyle sarhoş olma, cahil olursun
hayvan gibi”..
Nefs ise, diğer
hayvanlar gibi dünyada kalacağı zannıyla, kıt aklıyla rahatlıkla
geçici zevkleri kullanır. Gözünü karartan şehvani duygular; saygıyı,
sevgiyi, merhameti en son plana, hatta hiç düşünmemeye kadar
götürür..
Fahri alem
aleyhisselatu vesselamın, ruhu nefse galebe çalma metodu açıktır..!
“El helalu
beyyinun vel haramu beyyinun” (helal, haram açıktır) sözü ile yola
çıkarak; Mesela, kişi hırsızlığın yanlış olduğunu hiç kimseye
danışmadan bilebilir veya kumar oynayarak kaybeden olma sıkıntısı
ile kendisine veya başkalarına verdiği zararla yanlışlığını mutlaka
biliyordur. Bunu tüm haramlara tatbik edebilirsiniz. O zaman ortaya
şöyle bir tablo çıkar. Kanunlar kişiyi koruma amaçlıdır, kanun
koyucuda insanı ve ihtiyaçlarını dünyayı ve sonrasını en iyi bilen
olmalı, ki ona göre kanunlar koyabilsin..Bu açıdan insanın insanı
koruyucu kanunlar yazabilmesi mümkün değildir, çünkü bir yıl
sonrasını göremeyen insan, ölüm ötesi için hiç bir hüküm çıkaramaz..
Netice olarak
ALLAH’I, tek kanun koyucu yer olarak bilmek zorundayız. “Sanatkâr
yaptığı sanatını en iyi bilendir”’ hükmüyle, ALLAH’IN kâinatın tek
maliki olduğuna şahadetimiz, onun kanunlarıyla hareket etmemizi
gerektirir. Bu kanunlara uyan insan ve toplumlar, düzgün oldukları
sürece dünyanın efendileri olacaklardır. Elçisi en iyi ustasıdır.
Nakıs biri elçi seçilemez, bilgisi, kültürü, kelamı en üst düzeyde
kullanmayı bilen olmalı, eksiği olan elçi olamaz. Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sellem yeryüzünü, kainatı, arşı ve içeriklerini
en iyi bilen olduğu gibi, ALLAH’I en çok tanıyan, bilen ve gören tek
kişidir.. Bu sebeple, insana nelerin daha faideli ve nelerin daha
yüceltici olacağını da bilen yine o olacaktır.Bu yüzden fazla mesai
hükmündeki farzlar dışı olan, giyimi, kuşamı kısacası tüm sesli
sessiz hareketlerini taklit etme,özellikle severek,insanı ulviliğe
çıkaran en büyük etken olacaktır,olmuştur..ALLAH onun hakkında VEMA
ATAKUMURRESULU FEXUZUHU der. (Resul size neyi verirse alın)
Haydi artık el ele
yeni ,farklı ama istenilen, arzu edilen,sevilen ,hiç kimsenin burnu
yukarda olmayan, katretulhayat (hayat damlacığı) gibi mütevazi bir
dünyaya..
1400 yıldır, hiç
kimsenin tek harfini dahi değiştiremediği, ilahi yazılı metni
okumaya ,anlayıp tatbik etmeye ne dersiniz!. Emin olun hayatınızın
en önemli en ciddi ve en faideli işini yapmış olursunuz. Şunu da hiç
bir zaman unutmayın, ALLAHIN yanında ücretler hep dolgun hem de
peşindir. Fazla mesaili bir işle denemenizi tavsiye ederim.(bir
teheccüd gece namazı gibi)
Gülistan-ı
bostanda şeyh Saadi Şiraz-i bir hikâye anlatır ;
Keçinin biri
diğerleri gibi avluda bağlıdır. Hayatı boyunca sürekli ipini
koparıp, bayırlarda, çayırlarda, sularda gününü gün etme arzusu
içindedir. Sonunda bir gün dileği gerçekleştir, ipini koparır,
hayallerini gerçekleştirir. Kırlarda, bayırlarda oynayıp zıplamaya
başlar. İstediği olmuş ve çok mutludur. Ama zaman durmuyor, vakit
ikindi olmuştur, gölgesini görür, ürkerek sıçrar. Sevinç yerini
korkuya bırakmadadır. Akşam olup karanlık çökmüştür, kural tanımayan
aklına yanar. Sığınacak yer bulamaz, hayıflar içindeyken, karanlıkta
gördüğü bir çift göze kurban gider. Kurda yem olmuştur..
Burada bir
soruyla, ruhsal dengesizliğin nedenine ve çözümüne ulaşalım ;
“ Keçinin
boynundaki ip, onun esareti miydi yoksa hürriyetimi”?
M.İbrahim Hızır
Ruhsal Denge
Ruhsal Hasta-lık
Kavramı:
Ruhsal hastalık,
insanın duygu, düşünce ve davranış-larında olağan dışı sapmaların
ayrılıkların bulunmasıdır., diye tanımlanabilir. Ruhsal hastalık
belirtileri rahatsız edici, acı verici, kişiyi ve çevresini mutsuz
eden türden belirtilerdir. Kişinin uyumunu bozar, ilişkilerini
sarsar, ve çalışmasını etkiler. Kimi ruhsal hastalık daha çok
kişinin kendisine acı verir. Örneğin kuruntuları, korkuları,
kaygıları ve üzüntü-leri olan kişi, kendi içinde tedirgindir,
mutsuzdur, ancak bu belirtiler toplumsal ilişkisini, çalışmasını
önemli ölçüde aksatmaz. Nevrozla bu türden ruhsal hastalıklardır.
Nevrotik kişi,
daha çok kendi içinde uyumsuz olan, iç dengesi bozulmuş olan
kişidir. Nevrotik kişi, kendisini çevre-ye uydurmaya, bu amaçla
kendisini değiştirmeye uğraşan kişidir. Gerçeklerle ilişkisi
kopmamıştır; bir bakıma gerçeklerin üstesinden gelmeye, altında
ezilmemeye çabalar. Bun karşılık kişilik bozukluklarında, çatışma
daha çok çevreyledir. Kişilik bozukluğu gösteren kişi, kendi iç
dengesini koruyabilmek için çevresini değiştirmeye, çevreyi kendine
uydurmaya çalışır. Örneğin anti sosyal bir kişi, davranışlarıyla
çevreyi tedirgin ve mutsuz ederken kendisi bundan yararlanır, doyum
sağlar.
Ruhsal
hastalık-ların çok çeşitli nedenleri vardır. Örneğin; psikozlar
ateşli hastalıklara, beyindeki bozukluklara, hormon
dengesizliklerine, alkol ve uyuşturucu ilaçlara, enfeksiyonlara
bağlı olarak ortaya çıkabilirler. Psikozlarda kalıtımsal ve yapısal
etkenler de rol oynarlar. Mide ülseri, astım gibi psikosomatik
hastalıklarda ise, hem bedensel yatkınlık hem de ruhsal etkenler bir
arada bulunurlar.
Nevrozlarda da
yatkınlık söz konusu edinmekteyse de, başlıca etkenlerin ruhsal
olduğu görüşünde birleşilmektedir. Kişinin yaşantıları, aile
içindeki eğitimi, geçirdiği ruhsal örselenmeler, belli başlı
belirleyicidirler.
Ruhsal
hastalıkların tanısı, hastayla yapılan görüşmeler, gözlemler,
aileden alınan bilgiler ve gerektiğinde uygulanan psikolojik testler
yardımıyla konur. Kişideki ruhsal belirtilerin yoğunluğu, süresi ve
hangi koşullarda çıktığı göz önünde tutularak hastalığın ya da
uyumsuzluğun derecesi belirlenebilir. Hiç kimse kendi kendine
gerçekçi bir tanı koyamaz.
Kendi
sorunlarımızı ya abartma ya da yok sayma eğilimine göre
değerlendirdiğimiz için varacağımız sonuç, yanıltıcı olur. Bununla
birlikte kendi kendimize içten yanıtlar verebilirsek, ruh sağlığımız
konusunda doğruya yakın bir sonuca varabiliriz.
Genç-lik Çağında
Depresyon :
Depresyon, genlik
çağında gençlik çağında tüm belirtileriyle çok seyrek olarak
görülür. Ergenlik çağından önce süperegonun gelişmemiş olması,
çocuğun kendini gözleme ve eleştirme yetisinin zayıflığı, dışa
dönüklüğü, dürtülerin dizginleşmemiş oluşu nedeniyle durgunluk,
çökkünlük, umutsuzluk, kendini suçlama gibi temel depresyon
belirtileri apaçık ortaya çıkmazlar; çıksa da sürekli olmazlar.
Başka bir deyişle,
üstbenlik, benliği ve dürtüleri tama egemenliği altına alamaz. Genç,
depresyona karşı kendini savunmaya girişir. Ortaya üstü
örtülü,dolaylı ya da depresyon eşdeğerleri denen belirtiler çıkar.
Altta yatan depresyon göstergesi olabilecek belirtiler şunlardır:
Genç can sıkıntısı çeker ve tedirgindir; hiç bir işle uzun süre
ilgilenemez, bir uğraştan diğerine yönelir. Ancak sonun getiremez.
İstekle başladığı bir işten çabuk bıkar; coşku ile bezginlik arsında
gider gelir.
Dikkatini
yoğunlaştırmakta güçlük çeker; okuduğunu anlamaz "okuduklarım kafama
girmiyor" der, unutkanlıktan, dalgınlıktan yakınır. Ders dinleyemez
ve başarısı düşer. Bedeniyle uğraşır, yorgunluktan, başa ağrısından,
mide bulantısından, karın ağrısından, uykusuzluktan yakınır.
İlk gençlikte
görülen davranış bozukluklarının bir çoğunun alta yatan bir
değersizlik, benlik saygısında azalma ve yalnızlık duygularına bir
tepki olarak, geliştikleri sıklıkla belirtilmektedir. Baş kaldırma
ve saldırgan davranışlar, içteki bir güçlük duygusunu örtme çabaları
olarak nitelendirilmişlerdir. Genç, kendinin güçsüz olmadığını
kanıtlamaya uğraşmakta, depresyonla savaşmaktadır.
Yalnızlık
duygusundan kurtulmak için insanlardan kaçmak yerine onlara
sokulmayı deneyebilir. Aile ilişkileri çok bozuk olan, evde
istenmediğini, sevilmediğini duyumsayan bir genç, kişisel yakınlığı
ev dışında arayabilir. Bu durumda eğer genç, bir kızsa
beğenildiğini, aranıldığını görerek, ilişkilerini çok ileri
götürebilir, sevgi açlığını irine sığınarak gidermeye çalışır.
Cinsel yaklaşmayı
sevgiyle karıştırır, ancak aradığını bulamayınca, ya da cinsel
isteklerin doyurulmasıyla sevginin sona erdiğini görünce ve yüzüstü
bırakılınca daha büyük bir çöküntüye uğrar; canına kıymaya
kalkışabilir.
Ailede boşanma,
ayrılık, ölüm gibi benlik saygısını azaltan durumlarda pek çok
gencin ilk tepkisi davranış bozukluğu biçiminde olmaktadır. Gencin,
birden umursamaz bir tutum takındığı, derslerine boş verdiği,
okuldan kaçmaya, öğretmenlere karşı gelmeye başladığı, haylaz
arkadaşlara kapıldığı gözlenir.
Açıkça ayar
tutamayan depresyon belirtisi göstermeyen genç, dolaylı olarak
depresyonunu aşmaya çabalar. Kolay arkadaş edinemeyen kimi genç de
ilişki alanını daha daraltıp, yanlış uğraşlara yönelebilir. Hayvan
besleyerek tüm gününü onların bakımına ayırarak, onlarla konuşup
severek, depresyona karşı kendini savunmaya çalışabilir (Yörükoğlu,
1985, s.249-250).
Genç-lik Çağında
İntihar (Özkıyım) ve İntihar Girişimleri :
Kendi canına
kıyma, gençlik çağında, trafik kazalarından sonra gelen en önemli
ölüm nedenidir. Çocukluk çağında oldukça seyrek olan özkıyım
girişimleri, ergenlik çağında başlayarak hızlı bir artış gösterir.
Örneğin; ABD'de her yıl 15-20 yaşları arasında 4bin gencin kendi
canına kıydığı saptanmıştır. Bu sayı tüm nüfus içinde görülen
intiharların %12'sini oluşturmaktadır. Özkıyım girişimleri ise,
ölümle bitenlerin en az 10 katı olduğu kestirilmektedir. Erkekler
arasında ölümle sonuçlanan intiharlar, kızlara göre 3 kat daha
yüksektir. 15-19 yaşları arsında çok yüksek oranlara varan araba
kazalarının bir çoğunun da gizli özkıyım girişimleri olduğu
söylenebilir.
Ayrıca gençler
arasında özkıyım girişimlerinin eskiye göre hızlı bir artış
gösterdiği gözlenmektedir. Ortalama özkıyım yaşı da gittikçe
düşmektedir (Teicher ve Jacops, 1966). En çok başvurulan canına
kıyma yöntemi uyku ilaçları, yatıştırıcılar ve başka ilaçlar
içmedir. Kendini asma, yüksekten atlama, ateşli silahla daha seyrek
ve daha ciddi özkıyım girişimlerinde kullanılan yöntemlerdir.
Özkıyım girişim,
.çaresiz kalan kişinin sorunlarından umutsuz bir kaçış olarak
yorumlanabilir. Bu sorunlar kendinden e çevreden kaynaklanabilir.
Sonuçta kişi, hiçbir çıkış yolu olmadığını, olaylar karşısında eli
kolu bağlı kaldığını anlamakta, umutsuzluk, karamsarlık içine
düşmekte gidişi değiştirecek güçten yoksun kaldığını görmektedir.
Kendini ezilmiş, köşeye sıkıştırılmış hissetmekte, duyduğu öfkeyi
dışa boşaltamadığı için kendine yöneltmektedir. Özkıyıma kalkışması
hem kendini cezalandırma, hem de bu duruma düşmesine neden
olanlardan Bir öç alma davranışıdır.
Öz kıyım girişimi
bir anda oluveren bir davranıştır. Ama hazırlığı uzun sürer. Gencin,
çocukluğundan gelen sorunların ergenlik çağında ortaya çıkan yeni
çatışmalara ve durumlar eklenir. Gencin çevresiyle ilişkileri
bozulur, yalnızlaşır, desteksiz kalır. Genellikle son bir olay, bir
çatışma, bir darbe, örseleyici bir yaşantı, gencin savunmalarını
yıkarak öz kıyımın tetiğini çeker (Yörükoğlu, 1985, s.251-253).
Erken yaşlarda
çekilen yoksunluklar, ana-babasızlık durumları, depresyon durumları
vb tanımlar intihara götüren önemli etkenlerdir. Ayrıca kimin hangi
koşullarda intihar girişimi yapacağını kestirmek zordur. Hangi
yaşantı ve durumun, gencin dayanma gücünü aşıp onu intiharın eşiğine
getireceği önceden bilinemez. Sürüp giden depresyona karşı gencin
kullanabileceği savunmalar pek çoktur. Bu nedenle depresyon maskeli
bir biçimde bir süre kendini gizleyebilir. Belli bir örseleyici
olaydan sonra savunmalar yetersiz kalınca genç, intiharı son çözüm
olarak deneyebilir.
Genç-lik Çağı
Psikozları :
Gençlik çağında
başlayan psikotik tepkiler, tanı bakımından şaşırtıcı özellikler
gösterir. Bu bakımdan kesin tanı ancak iyiy bir izleme sonucu
konabilir. Örneğin, başlangıçta şizofreni ön tanısı alan 50 genç
kızdan izleme sonucu ancak 18'ine kesin şizofreni tanısı konmuştur.
Geri kalanların 12'si intihar girişimi ve depresyon tanısı, 10'u
davranış bozukluğu, 4'ü evden kaçma, 6'sı da anti-sosyal kişilik
olarak belirlenmiştir (Symonds ve Herman, 1957).
Birçok başka
araştırmada kişilik değişikliklerinin ve ağır davranış sapmalarının
şizofrenin başlangıç belirtileri olabildiğini vurgulamaktadır.
Şizofreni ile ilgili olmayan gençlik tepkileri, şizofreniyle
karışacak özellikler gösterebilirler. Bu nedenle kesin tanı koymadan
beklemek, belirlilerin gidişini izlemek gerekmektedir.
Şizofreni
geliştiren 44 genç, yetişkinin lise çağındaki uyumları okul
kayıtlarına göre incelendiğinde, ortaya ilginç bulgular çıkmaktadır:
Bu hastaların lise çağında spor yapmadıkları, grup çalışmalarına
katılmadıkları, kızlarla ilgilenmedikleri saptanmıştır. Okulda sorun
çıkmayan ama pek aranmayan, sevilmeyen, önderlik nitelikleri
olmayan, içine kapanık, kaygılı, bağımlı gençlerdir. Başka bir
deyişle, şizoid kişilik özellikleri taşımaktadırlar (Bower, et al.,
1960).
Bu araştırmalardan
şu sonuç çıkmaktadır: Şizofreniyi önceden kestirmemize yarayacak
kesin ön belirtiler ve kişilik özellikleri yoktur. İki aşırı uçta
yer alan şizoid kişilik yapısında olanlarla, çocukluklarında
davranış bozukluğu gösteren gençler kümesinden şizofreni çıkma
olasılığı daha güçlüdür. Ancak belirtelim ki, her şizoid kişilik
zorunlu olarak şizofreni ile son bulmadığı gibi, her davranış
bozukluğu da şizofrenin ön belirtisi sayılmaz.
Cinsel
Uyum-suzluklar :
Cinsel sorunlar
iki ana başlık altında toplanırlar. Birincisin de, cinsel dürtüler
karşı cinse yöneltilmiştir, ancak cinsel işlevlerde yetersizlik ya
da bozukluk vardır. İkincisinde ise karşı cinse değil, aynı cinse
eğilim vardır. Cinsel güçsüzlük (empotans) ve erken boşalma
erkeklerde en sık görülen işlev bozukluklarıdır. Gençlerde daha çok
görülen güçsüzlük korkusudur.
Genç erkek cinsel
birleşmeyi, cinsel kimliğinin dolayısıyla erkekliğinin bir kanıtı
sayar. Kızlar ve kadınlarda ilk cinsel yakınlaşma bu nedenle bir
sınav yerine geçer. Kadınların kendilerini kanıtlama gibi bir
kaygıları yoktur. Çünkü birleşmede edilgin kalırlar. Güçsüzlük,
başarısızlık korkusu çekmezler: olsa olsa cinsel birleşme onlar için
zevk değil, acı veren ya da gebe kalma korkusu nedeniyle ürkütücü
bir durumdur. Kadınlarda en yaygın olan işlev bozukluğu, cinsel
soğukluktur.
Ancak, kadınlar bu
durumlarını gizleyebildikleri halde erkekler cinsel güçsüzlüklerini
gizleyemezler. Pek çok sağlıklı genç erkek ilk cinsel denemesinde
aşırı heyecan, tedirginlik ve başarısız kalma korkusu yaşar.
Örneğin; genel ev kadınıyla cinsel birleşmeye giremez. Bu olumsuz
deneyim de gencin korkusunu artırır, Benlik saygısını düşürür. Oysa
cinsel birleşme uygun bir ortamda, uygun bir eş ile ortaklaşa
yapılan bir eylemdir. İlk girişimler erkekten gelse de karşılıklı
istek, okşama ve sevişme sonunda kendiliğinden gerçekleşen bir
doyumdur. Cinsel birleşmede başarı, üstünlük, güçlülük değil, ruhsal
ve bedensel uyumluluk önemlidir.
Kadınlardaki
cinsel korkular, tabular o denli yoğun olabilir ki, cinsel
soğukluktan öte belirtilerle ortaya çıkabilir. Örneğin ilk cinsel
birleşme kın kazılmaları (vaginismus) nedeniyle olanaksızlaşır, ya
da çok ağrı verici olabilir (dynspareunia) (Yörükoğlu, 1996,
s.270-271).
Cinsel Sapma-lar
Cinsel kimlik
sapması iki türlü olur. Ya kişi eşcinsellikte olduğu gibi kendi
cinsine eğilim duyar ve kendi cinsiyle birleşmeyi amaçlar ya da
karşı cinse eğilim duyar, ancak bu eğilim cinsel birleşmeye kadar
varmaz. Örneğin; dikizcilik (voyyörizm) cinsel birleşmeyi seyrederek
cinsel doyuma ulaşma tutkusudur. Göstermecilik (exibitionism) ise
erkeğin, cinsel organlarını kadınlara göstererek cinsel haz
almasıdır. Bu iki cinsel sapma, yalnız erkeklerde görülür.
Fetişisizm ise çorap, mendil, saç, toka, iç çamaşırı gibi kadınlara
özgü nesneleri biriktirme, onlarla cinsel doyum sağlama durumudur.
Bu sapmalar cinsel yetersizlik güçsüzlük belirtileridir.
Örneğin, cinsel
organlarını kadınlara göstererek onları korkutup, kaçıran bir erkek
bundan hem haz almakta hem de erkekliğini kanıtlamaya çalışmaktadır.
Oysa aynı kişi uygun bir karşılık görse cinsel birleşmeden kaçar.
Başka bir deyişle bu tür sapmalar, cinsel olgunlaşmada duraklama ya
da gelişmenin belli bir döneminde saplanmayla ilgili bozukluklardır.
Örneğin, erkekler,
kadın güzelliğini, çıplaklığına bakmaktan, kadınlar da bakılmaktan
hoşlanırlar. Bu doğal eğilim dikizcilik denilen cinsel sapmada tek
amaç ve tek doyum yolu olmuştur. Yine cinsel birleşme sırasında
kucaklama, sarılma, sıkma, öpme gibi davranışlar doğaldır. Bazen can
yakma ve işkenceye kadar gidebilir. Bu duruma "cinsel sadizm" denir.
Kadın da kucaklanmaktan hoşlanır. Bu eğilim eziyet çekerek cinsel
haz duymaya kadar varırsa "cinsel mazohizm" den söz edilir.
Gençlik çağında
önemli olan ve en sık rastlanan bir cinsel sapma, yani eşcinsellik
üzerinde duralım:
Eşcinsellik
(homosexuality), çekirdekleri çocuklukta atılan, ergenlik çağında
belirginleşen bir cinsel kimlik sapmasıdır. Çocukluk çağında erkek
çocuğun babayla, kız çocuğun da anneyle özdeşim yapması sonucu
cinsel kimlik gelişmeye başlar.
Bir erkek çocuğun
erkek özelliklerini kazanması için önünde yeterli bir veya birkaç
erkek örneği bulunmalıdır. İlk ve en önemli örnek hiç kuşkusuz
babadır. Babasını seven bir çocuk onun davranışlarını, tutumlarını
özümseyerek erkekliğini kazanır. Bunun için babanın varlığı yetmez.
Onun yeterli erkek nitelikleri gösteren oğlu ile yakın ve olumlu bir
ilişkisi olan bir baba, olması gerekir. Bu ilişkinin ilk 5-10 yıl
içinde sıkı olması ve süreklilik göstermesi özellikle önemlidir. Bu
bakımdan okul öncesi yıllarda babasız büyüyen bir erkek çocuk güç
durumda kalır.
Özellikle
benimseyebileceği amca, dayı, ağabey, dede gibi erkek örneklerinden
yoksun kalmışsa, cinsel kimlik gelişimi aksayabilir. Baba, ilgisiz,
uzak bir görünüp, bir kaybolan, bir kişi ise erkek çocuk aynı
bocalamayı çekebilir. Ablalar ,teyzeler arasında büyüyen tek bir
erkek çocuk da sürekli bir erkek örneğinden yoksun ise, kimlik
ayrışması belirsiz kalabilir. Eşcinsellerin geçmişleri
araştırıldığında bunlardan %27'sinin 10 yaşından önce boşanma ya da
ölüm nedeniyle babasız büyüdükleri görülmüştür (Saghir ve Robins,
1974-West, 1967).
Ancak tek başına
babasızlık eşcinselliğin nedeni olamaz. Annenin tutumu da çok
önemlidir. Anne, erkek çocuğuna karşı çok koruyucu ve kollayıcı bir
tutum içindeyse, oğlunu erkek arkadaşlarından ve öteki erkek
örneklerinden uzak tutuyorsa, çocuğun durumu daha da zorlaşır.
Annesinin dizi dibinde edilgin, uysal ve güvensiz olarak büyüyen bir
erkek çocuk, erkek çocuklarla kaynaşamaz, oyunlarına katılamaz ve
kendine yakın bulduğu kız çocuklarına yönelir.
Yapılan
araştırmalarda eşcinsel erkeklerin annelerinin çok koruyucu,
kollayıcı, oğullarına çok düşkün ve sıkı denetleyici kişiler olduğu
saptanmıştır.
Anne ile babanın
rol değiştirdiği bir ortam da kız çocuğu da bocalar, erkeksi bir
anneyle özdeşim yaparak erkek özellikleri geliştirir. Annenin çok
itici, babanın çok sıcak olduğu hallerde ise kız çocuğu babaya karşı
yakınlaşmadan tedirgin olarak kız kimliğini yadsıyabilir. O da
çatışmasını çözebilmek için babayla özdeşim yaparak, doğal cinsel
kimliğinden uzaklaşır. Çocuklukta geçirilmiş cinsel travmalar da
eşcinselliğin gelişmesine katkı yapabilir (Yörükoğlu, 1996,
s.279-284).
Alkol ve
Uyuşturucu Bağımlıl-ığı :
İnsanlık tarihi
kadar eski olan alkollü içkiler, keyif verici, yatıştırıcı, yerine
göre de uyuşturucu olarak kullanılır. Az alındığında alkol uyarır ve
canlılık verir; insanı iyimser, neşeli, konuşkan yapar. Kişilerarası
ilişkileri kolaylaştırır, aradaki buzları eritir, sıkılganlığı,
çekingenliği giderir, kendine güveni artırır, davranışa özgürlük
sağlar alkolün olumlu etkisin bunlarla da kalmaz, sıkıntıları
unutturur, üzüntüyü giderir, gerginliği kaldırır. Cinsel istekleri
canlandırır, cinsel gücü azaltır. Bu niteliklerinden dolayı alkol en
yaygın ve en eski keyif verici ve yatıştırıcı olarak haklı bir ün
kazanmıştır.
Bu nedenle hiç bir
çağda ne dinsel yasak, ne yasal engel tanımamış, zengin yoksul
herkesin "kanına girmiştir". Dolaşan kanın 100 cm3' ünde alkol oranı
10-20 mg arasındayken, canlandırıcı, uyarıcı, neşelendirici etki
yapar. Bu oran 100 mg' a yükseldiğinde kişi adam akıllı sarhoş
olmuş, kendi üstündeki denetimini yitirmiştir. Abuk sabuk konuşur,
yalpalar, taşkın hareketler yapar, saldırgan olabilir. Kandaki alkol
oranı 300mg'ı geçince, koma ve ardından ölüm gelir.
Alkol bedende ve
kişilikte yıkıma yol açan güçlü bir zehirdir, Örneğin ABD'de her yıl
25 bin kişi içkili araba kullanma sonucu ölmektedir. Alkolün neden
olduğu intihar ve adam öldürme olayları yılda 15 bine olaşmakta, 20
bin kişi de alkole bağlı organik hastalıklardan ölmektedir. Bu
ülkede 10 milyonun üstünde alkol,k bulunduğu saptanmıştır. Bunun iki
katı insanda aşırı içen ve sorunlu içkicilerdir ki, toplam olarak
ABD'de nüfusun %12'si aşırı içenlerle alkoliklerden oluşmaktadır.
En yalın tanımıyla
alkolizm, içki içmeden duramamaktır. Alkolik, aşırı içme nedeniyle
beden ve ruh sağlığı bozulan çalışması aksayan, buna karşın içkisini
denetleyemeyen kişi demektir. İçkiyi sürekli artırma eğilimi
gösteren, ve buna engel olamayan kişi, alkole tutsak olma yolunu
tutmuş demektir. Alkolikler, kolaylıkla içkiyi bırakamaz, bıraksalar
bile bedende titremeler, baş ağrısı, ateş yükselmeleri, yüzde
kızarma, iç sıkıntısı, uykusuzluk, korkular, saldırganlık ve panik
durumu yaşarlar.
Aşırı içkinin ne
büyük yıkımı, aile yaşamında olur. Karı-koca ilişkisi bozulur,
dirlik düzen kalmaz; tartışmalar, kavgalar, ağır suçlamalar, evden
ayrılmalar ya da evden kopmalar da birbirini izler. Fiziksel zorlama
ve zarar verme söz konusu olur. Sonuçta karı koca arasındaki
ilişkiden saygıyı kaldırır.
Alkol ve sigara
gibi erkekliğin bir simgesi olarak grupların etkisi uyumsuz ve
sorunlu gençlikte, sporda, okulda, başarı gösteremeyen ailesiyle
sorunları olan gençler, bağımlılık gereksinimleri doyurulmamış olan
ama bağımlı kalmaktan korkan gençler arasında kullanımı ve
alışkanlık yapma oranı fazla olmaktadır.
Batı Ülkelerinde
yapılan araştırmalar göre, alkolik anne-babanın çocuklarının
alkolizme yönelmesi olasılığı çok yüksektir. Böyle evlerde büyüyen
çocukların yarısı alkolik olmakta, yarısı da davranış bozukluğu
göstermektedir. Bu genler karşılaştıkları sorunların ana-babaları
gibi alkole sığınarak çözmeye çalışırlar. Üzülünce içen, sevinince
içen "işte buna içilir" deyip içen bir baba örneği varken, gençlerin
bu yönde koşullanması çok kolay olur.
Uyuşturucu ve
Uyarıcı-lar
Hekimlikte ilaç
olarak kullanılan ve kullanılmayan pek çok maddenin ruhsal
bağımlılık yapma özelliği vardır. Morfin gibi ağrı kesiciler,
luminel (barbitürat) gibi uyku ilaçları, diazem ve librium gibi
yatıştırıcılar tedavide yeri olan, ancak kötüye kullanımları
bağımlılık yaratan ilaçlardır. Eroin, kokain,esrar gibi maddelerin
ise tıpta yeri yoktur. Yalnız keyif verici ve uyuşturucu olarak
kullanılırlar.
Aslında sigara,
çay, kahve, kola da alışkanlık yapan nesnelerdir. Sigara ve kahve
içen kimse bunları belli ölçüde sürekli ölçüde sürekli kullanır.
Alıştığı kadar içmezse veya bulamazsa, tedirgin olur. Yani ruhsal
bağımlılık söz konusudur. Ancak bu tür bağılılıkta alınan madde
ölçüsü değişmez, oysa morfin, eroin gibi narkotiklere alışmış bir
kişi dozu gittikçe artırır. Başka bir deyişle, aynı etkiyi elde
edebilmek için daha çok almak zorundadır; Çünkü bedende direnç
gelişmiştir.
Öyle ki, bir insan
için öldürücü olabilecek yüksek doz morfini bir morfinoman bir
defada alabilir. Bu türdeki güçlü narkotikler çok yoğun ruhsal
bağımlılık yanında fiziksel bir bağımlılığa da yol açarlar. Örneğin
alıştığı morfinden yoksun kalan bir kişide çok ağır kesilme,
yoksunluk (apstinence) belirtileri ortaya çıkar. İç sıkıntısı,
uykusuzluk, sinirlilik, terleme, bunaltı, kusma, çarpıntı, karın
ağrısı, kas kasılmaları, ateş yükselmeleri...Kimi maddelere karşı
çok yavaş bağımlılık geliştiği halde, morfin, eroin gibi afyondan
elde edilen ve sentetik üretilen narkotiklere karşı çok hızlı
fiziksel ve ruhsal tutkunluk gelişir.
Öyle ki bir kaç
kez morfin ya da eroin kullanan bir kişi bu maddelerin tutsağı olup
çıkabilir.
Alınan madde ister
uyuşturucu olsun, ister uyarıcı olsun, sonunda kişide ruhsal çöküntü
yapar. Başka bir deyişle bu maddelerden sağlanan zevke ve tadı beden
ve ruh ödemek zorunda kalır. İçkinin ölçüsünün kaçtığı bir gecenin
sabahında ortaya çıkan baş ağrısı, ağızdaki tatsızlık, bedendeki
uyuşukluk, kırıklık, ruhsal gerginlik ve sinirlilik, ödemek zorunda
kaldığımız bedel olmaktadır. Beden ve ruh dengesiyle oynamanın
karşılığıdır bu sonuç.
Bir insanı
uyuşturuculara ve uyarıcılara bağımlı kılan nedenler, alkol
bağımlılığında sayılan nedenlerin aynıdır (Yörükoğlu, 1996,
289-297).
Genç-likte
Davranış Bozuklukları ve Suçluluk :
İkinci dünya
savaşından bu yana gençlik çağında işlenen suçların gittikçe arttığı
ve toplumsal bir sorun durumuna geldiği gözlenmektedir.
Sanayileşmeye koşut olarak hızla büyüyen kentlerde gençler arasında
çalma, soygun, yaralama, adam öldürme, içki ve uyuşturucu kullanımı,
cinsel sorumsuzluklar ve bazı yasak çiğnemeler yaygınlaşmaktadır.
Bu durumun
düşündürücü yönü, suçluluk oranındaki yükselişin genç nüfusun
artışından daha hızlı olmasıdır. Örneğin ABD'de yalnız 1960-1970
yılları arsasında saldırı ve şiddet olaylarında %159, mala yönelik
suçlama da ise %75 artış olmuştur. Yapılan hesaplamalara göre bu
ülkede genç erkeklerin %22's, 18 yaşına varmadan bir kez çocuk
mahkemesine çıkacaktır. Yine ABD' de yılda, 2 milyon gencin
evlerinden kaçtığı saptanmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde kızlar
arasında da suça eğilim kaygı verici bir hızla artmaktadır.
ABD'de gençlik
suçluluğuna ilişkin şu sayılar durumun ağırlılığını gösterir yeter
sanırım : Bu ülkede tutuklanan tüm insanların%43'ü 18 yaşından
küçükledir. İşlenen suçların dökümü yapılınca, ortaya şöyle bir
görünüm çıkmaktadır. Adam öldürmelerin %10' u tüm yaralama
olaylarının %11'i, cinsel saldırıların %92u, tüm silahlı soygunların
%34'ü, ev sorunlarının %532ü ve araba hırsızlıklarının %55'i gençler
tarafından yapılmaktadır. İntihar olayları son yirmi yılda 2,5 kat
artmıştır. Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçluluğunun
gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir.
Ancak, polis ve
mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış suç
oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte
toplumumuzda büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik
suçluluğu büyük boyutlara değildir. Köylerdeki geleneksel kız
kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise,
hırsızlık suçları ilk sırada yer almaktadır.
Gençlik
suçluluğunun (juvenile delinquiency) nedenleri çok çeşitlidir. Başka
bir deyişle tek bir mikropla bulaşan bir hastalı değil, bir çok
etkenin belirlediği bir davranış bozukluğudur.
Yoldan çıkan bir
genci, suça yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir:
1. Gencin yapısı,
özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,
2. Gencin
yetiştiği aile yapısı, aile içi düzensizlikler ve ana-baba
ilişkileri,
3. Gencin ve
ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşullar.
Bu etkenler
birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirlerler. Kimi
zaman bir etken, kimi zaman da başka bir etken ağır basar. Ancak
sonuç, tüm olumsuz etkenlerin bir bileşkesi olarak ortaya çıkar.
Araştırmalarda
incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri
yapılı ve güçlüdürler.
Ergenliğe daha
yavaş girmekte, ergenlikten sonra yaşdaşlarına yetişerek
geçmektedirler. İçlerinde donuk zekalılar olduğu gibi parlak
zekalıları da vardır. ancak suç işleyen gençlerin zekalarının
ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden daha düşük bulunmuştur.
Buna karşılık suçlu gençlerin okul başarıları zeka yeteneklerinin
çok altındadır. Matematik ve okumada 3 yıl geri kalmışlardır.
Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte
ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut
düşünmede gerilikleri belirgindir.
Yapılan pek çok
araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel
koşullarda ve belli ortamlarda özellikle yetiştirilmiş gibi suça
itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun,
güven veremeyen, karışı ve çatışmalı bir aile ortamıdır.
Çocuğun kişilik
gelişmesini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir
arada bulunur: Kavga, içki, geçimsizlik, vb. ana-babalarda ruhsal
dengesizlik veya anti-sosyal eğilimler vardır.
Örneğin 116 suçlu
gencin ailelerini inceleyen Lander (1941), annelerin %31'inin,
babaların da %36'sının ruhsal bakımdan dengesiz olduğunu bulmuştur.
Bu ailelerin %85'inde şu etkenlerden biri çok belirgindir: Annenin
çocuğu benimseyip itmesi, babanın çocuğu benimsememesi, anne-babanın
ruhsal dengesizliği ve anne-baba geçimsizliği, bu ailelerin en
yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.
Çocuğunda
anti-sosyal eğilimleri destekleyen, genellikle evde bir tiran gibi
davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı, duyarsız eve
anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan
ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik bir kurbandır.
Kendinden iyi bir
davranış beklenmediğini gören çocuk, ana-babaya karşı bu ters
kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona
karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı
en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan
bir çocuk da şamaroğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir
özelliği, şamaroğlanı olarak seçilmesinin nedenidir. Sevilmeyen
birisine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun
ana-babadan biri ya da ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun
olumsuz bir özelliği abartılarak, ve sürekli başına kakılarak
çığırından çıkarılır. "Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince
ağzımızın tadı kaçıyor." Oysa şamaroğlanı olmasa, aile üyeleri
öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirlerine düşerler. Kimi
gençlerin davranış bozukluğu, nevrotik veya tepkisel olabilir.
Örneğin bir boşanmadan bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan
davranış sapmaları bu türdendir.
Babasız büyümekten
daha zor ve acı olan durum, babası yaşarken bir gencin baba özlemi
çekmesidir. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan sorulmayan merak
edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır.
Ülkemizde, kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel
ilişkiler, artış göstermekle birlikte genelde suç oranı erkeklerle,
kıyaslanmayacak kadar düşüktür.
Ceza ve
ıslahevlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde
büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına
ülkemizde ancak tek tük rastlanır. Önünü-sonunu düşünmeden cinsel
ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir baş kaldırma
yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce
beğenilme, ardından koşulmak kadının cinsel kimliğinin bir
parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulmayan genç kızlar,
erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta,
cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedir.
Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yaklaşma ona
sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Aile içi
bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü
zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlardan bir kaçış yolu olarak
seçmektedir. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar,
bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına
atmaktadırlar.
Çocukluklarında
cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin
erkeklerce kandırılıp, okşanmış cinsel bakımdan sömürülmüş kızlar da
gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler.
Ülkemizde suçlu
gençlerin başlıca özellikleri şöyle özetlenebilir. Bu gençler en az
bir yıl sınıfta kalmış, başarısız öğrencilerdir. %36.6'sı okuldan
kaçmıştır, %27'si Kur'an kursuna gönderilmiştir. %26'sı suç
işlemeden önce evden kaçmışlar, %17'si de birden fazla suç
işlemişlerdir. %70'inin çocuklarında çalma alışkanlığı olduğu
saptanmıştır.
Suçlu çocukların
ancak yarısı anne ve babaları tarafından sevildiklerini
bildirmişlerdir. Annesince sevildiğini söyleyenler, babasınca
sevildiğini söyleyenlerden üç kat fazladır. Suçlu gençlerin %46.6'sı
ölüm veya ayrılık nedeniyle bir süre ana-babadan ayrı kalmışlardır.
Gençlik
suçluluğunda toplumsal etkenlerde büyük rol oynarlar.
Bazı yörelerin
gençleri çevredeki varlıklı kesimlere imrenmenin ve özenmenin
ötesinde kıskançlıkla, kinle bakarlar.
Çalışarak,
didinerek yasal yollardan onların düzeyine hiçbir zaman
çıkamayacaklarının bilincindedirler. Kendi olanaklarının azlığıyla
dışarıdaki bolluğu karşılaştırırlar. Önce umutsuzluğa sonra öfkeye
kapılırlar. Kendi kötü koşulları içinde sıkışıp kaldıklarını görür
ve buna tepki gösterirler. Bu tepki ancak saldırganlık, çalma,
yıkma, kırma, kuralları çiğneme biçiminde olabilir.
Maliye Bakanlığı Satış Fişimiz var.
Sipariş İçin Tıkla
Kapıda ödeme kolaylığı.
 |
0 542 252 70 62
0 532 402 77 44
0 464 217 18 81
0 464 214 55 33
birtat@birtat.com.tr
|
 |

Ürünlerimizin, yetkili kurumlar tarafından, gerekli
denetimleri yapılmıştır.
Ayrıca ürünlerimizin çoğu FDA Sağlık Örgütü tarafından da
denetlenmekte ve İşyerimizin Tarım Ve Köy İşleri Rize İl
Müdürlüğü ES - 53 – 0020 Numarası İle Satış Yeri Kayıt
Belgemiz Vardır.
BİRTAT – 1959’DAN BERİ.
Yarım asırdan fazla, güvenle hizmetinizde

Önemlidir.
Bu sitede bulunan her ürün besin (gıda) takviyesidir.
Dr'nuza Başvurun. Tedavi amaçlı veya ilaç yerine
kullanılamaz. |