|
Ruhsallık
Beynin Ruhsal
bileşenleri
Algılama
Beynin normal
çalış-abilmesi için en temelde bulunması gereken yapı algılamanın
doğru ve düzenli olmasıdır. Algılama nedir? Algılama, beynin
dışındaki dünyanın, reseptörler vasıtasıyla beyne aksettirilmesidir.
Beynimizi kapalı bir kutu olarak düşünürsek bu kapalı kutuda
dışarıya bakabileceğimiz beş pencere bulunmaktadır. Bu pencereler
dışarının ne olduğu ile ilgili olarak içeriye bilgi vermektedir.
Pencereden birisi ışık ve renkleri tarayan göz penceresidir.
Bu pencereden dış
dünya-nın görsel imajı hakkında bilgi edinebiliriz. Bu bilgi sınırlı
bir bilgidir. Görme organımız olan göz belirli spektrumdaki
ışıkların yansıması ile ilgili olarak bir algılama yapabilir.
Belirli bir değer düzeyinde olan ışığı görebilir. Bu sınırlılıkların
ötesinde algı yapması mümkün değildir. Bu nedenle dış dünya
görebildiğimiz oranda vardır. Göremediğimiz oranda ise zihnen
yoktur. Görmediğimiz yıldız yok kabul edilir.
Görmediğimiz
mikro-organizma XE "mikro-organizma" değerlendirmeye alınmaz.
Bunları algılayabilmek için ek görme araçlarına ihtiyaç duyarız.
Görme siniri ve göz normal çalışıyorsa görme algısında hiçbir
problem olmaz. Bilgi direkt olarak beyne ulaşır. Pencerelerin
ikincisi sesleri algılayan kulak penceresidir. Bu pencereden dış
dünyadaki belirli frekans ve amplitüd değerlerine sahip sesler
algılanmaktadır. Dışardan gelen sesler tasnif edilmekte belirli
elektriksel stimuluslar halinde beyne ulaşmaktadır.
İşitme organı olan
kulak nasıl çalışmaktadır? Havada toz zerrecikleri bulunmaktadır.
Hava, uzay boşluğu gibi değildir. Bir ses üretildiğinde aslında bu
ses havada bir titreşim yaratmakta bu titreşim dalgalar halinde
insan orta kulağındaki orta kulak zarına çarpmaktadır. Bu ses
dalgaları orta kulağı hareket ettirmekte ve orta kulak zarı mekanik
olarak titreşmektedir. Hemen orta kulağın arkasına yapışmış bir
şekilde duran örs, üzengi ve çekiç ismini verdiğimiz vücudun en
küçük üç kemiği bu titreşimleri algılamaktadır.
Aynı şekilde kulak
zarıyla beraber titreşimleri birbirine aktaran bu kemikler en son
olarak iç kulaktaki tüycüklere bu titreşimi intikal
ettirmektedirler. İç kulaktaki tüycüklerin bu titreşimin frekansı ve
amplitüdüne göre belirli oranda titreşmesi, işitme sinirinde
elektriksel bir potansiyele neden olmaktadır. Kodlanmış bu
elektriksel uyarı işitme merkezine ulaştırılmakta oradan da beyin
ilgili merkezlerine gönderilmektedir. Bu normalde anlamsız bir ses
ve anlamsız bir elektriksel uyarı zincirinden başka bir şey
değildir. Bu anlamsız elektriksel uyarı zincirini insanoğlu konuşma
yeteneği sayesinde anlamlandırmış, ses dalgalarından anlamlar
üretmiş ve iletişimin ana yoluna ulaşmıştır. İşitme kavramasının
oluşabilmesi için işitme sinirinin normal çalışması gerekir. Belirli
frekans eşiğinin altında ve üstündeki sesleri insan kulağı
algılayamamaktadır. Bu manada algılayamadığı sesler yoktur. O
sesleri algılayabilmek için çok özel ek düzeneklere ihtiyaç
duyulmaktadır.
Pencerelerin
üçüncüsü koku penceresidir. Burundaki koku reseptörleri vasıtasıyla
algılanan ortamdaki kimyasal uyarıcılar kodlanarak elektriksel
stimulus XE "stimulus" (uyaranlar) halinde beynin koku merkezine
gönderilir. Bu merkezden de ilgili beyin birimlerine bilgi
dağıtılır. Dış dünyanın tamamıyla kavranabilmesi için kokusal
özellikleri diğer pencerelerden gelen bilgiler ile birlikte
kodlanarak anlamlandırılır. Eğer sistemde bir bozukluk var ve
biyolojik yapı normal çalışmıyor, gelen bilgiyi algılayamıyor,
çarpıtıyor, eksiltiyor veya artırıyorsa bilgi işleme yanlış
yapılmaktadır. Buna bağlı olarak da kavrama eksik veya yanlış
oluşacaktır.
Pencerelerden
dördüncüsü tad penceresidir. Dış dünyadaki nesnelerin tadının nasıl
olduğunu algılayabilmek için nesnelerin ağız içinde bulunan dilin
üzerinde dokunarak bir iletişim içine girmesi gerekir. Bebeklik
dönemimizde her şeyi ağızla kavramaya çalışan ruhsal yapımız, ağzı
sadece gıda maddelerinin niteliğini algılamak için kullanmaya
başlayacaktır. Bu şekilde dış nesneler yeni bir alandan daha
kavranmaya çalışılarak bunlara belirli anlamlar yüklenecektir. Dil
üzerinde bulunan ve her biri ayrı tad özelliklerini kavrama
yeteneğine sahip olan tad reseptörleri normal çalışıyorsa tad
kavraması normal olacaktır.
Pencerelerden
beşincisi dokunma, vibrasyon, basınç ve titreşim penceresidir. İnsan
vücudunu tepeden tırnağa sarmalamış olan bir elbisesi vardır. İğne
ucu kadar bile hiçbir yeri açıkta bırakmamaktadır. Bu organın adı
deridir. Derimizin her milimetresinde omuriliğimizden çıkan ince
sinir tellerinin sonlandığı milyarlarca alıcı reseptörler mevcuttur.
Vücudumuzun her tarafını dolduran bu milyarlarca sinir ucu,
vücudumuzla dış dünya arasında temel bağlantıyı sağlayan ana
bağlantı noktalarıdır.
Bunlar dış
dünyadan bizi haberdar eder. Elimizin ve ayağımızın yerini,
vücudumuzun nerede olduğunu, dış dünyanın soğuk mu sıcak mı
olduğunu, basıncın şiddetini ve derecesini, gerilim ve vibrasyonun
olup olmadığını ve uyaranların ağrı yaratıp yaratmadığını derimizin
üzerindeki sinir uçlarından öğreniriz. Bizi bir bütün olarak tutan,
varlığımızı kuşatan ve bu manada dış dünyadaki nesnelerden
ayırdımızı sağlayan esas organımız derimizdir. Derimiz kimliğin ve
kişiliğin oluşmasında sınırlarımızın belirlenmesinde nesne ile
ilişkilerin belirlenmesinde hayati önemi haiz organımızdır.
Bu beş pencerenin
yanında iç organlarımızdan her an bize bilgi taşıyan diğer sinir
yolları da mevcuttur. Beyne bilgi getiren tüm sinir yollarını
sağlıklı ve normal bir durumda beyne gelen bu bilgileri
değerlendirecektir. İşte bu noktada algılama dediğimiz olay
gerçekleşecektir. Algı organları vasıtasıyla beyne ulaşan bilgilerin
beyin tarafından orijinaline uygun bir şekilde algılanmasına normal
algılama diyoruz. Birçok rahatsızlıkta bu algılama bozulmaktadır.
Dış dünyanın geçerli reel bilgisinin beyne ulaşımında beyinde
yorumlanmasında ve değerlendirilmesinde bir takım problemler ve
hastalıklar söz konusu olursa algılama bozuk, çarpık veya hatalı
olacaktır.
2. Düşünce
İnsanı hayvandan
ayıran en temel özelliği düşünebilmiş olmasıdır. İnsanın var
olduğunun temel kanıtının da düşünebilmesi olduğu iddia edilir. Bir
insan düşünüyorsa o halde gerçekten vardır. Varlığı sanal bir
kurgudan ibaret değildir. Düşünme beynin en üst entelektüel
fonksiyonudur. Düşünme insana has bir özelliktir. Düşünebilmek için
beynin ilgili kompartmanlarının sağlıklı ve normal çalışması
gerekir. Eskilerin tefekkür veya fikir yürütme olarak isimlendirdiği
düşünce olaylar arasında bağlantı kurabilme, kıyas yoluyla sonuç
çıkarabilme yetisidir. Ruhsal sağlığı yerinde olan veya olmayan her
birey düşünebilir. Sadece belirli ruhsal hastalıklarda düşünce
tamamen dumura uğramış olabilir. Sağlıklı bir ruhsal yapı,
algılamalarının normal olmasıyla düşünceyi sağlıklı bir zeminde
sürdürebilir.
Eğer algılama
bozuk ise düşünce de ona bağlı olarak otomatik şekilde bozulacaktır.
Düşüncenin normal olabilmesi için ön şart, bireyin algılamasının
normal olmasıdır. Bir insan beş duyusu vasıtasıyla dış dünyadan
aldığı malumatı beynine sağlıklı bir şekilde ulaştırabiliyorsa
düşünce bu malzeme üzerinde çalışacaktır. Düşünce fonksiyonu normal
olarak çalışıyorsa algılanan materyalin yorumlanması da sağlıklı
şekilde olacaktır. Beynin bu fonksiyonu bozuk çalışıyorsa algılanan
materyal düşünce vasıtasıyla çarpıtılacak hatalı sonuçlara
ulaşılacaktır. Düşüncenin yavaşlığından ve süratinden
bahsedebiliriz. Bu beynin biyolojik bir fonksiyonudur. Bazı
hastalıklarda düşüncenin sürati yavaşlar (depresyonda olduğu gibi).
Bazı hastalıklarda ise düşünce süratlenir (mani de olduğu gibi).
Düşüncenin
niceliği ve niteliğinin sağlıklı olması gerekir. Bu bağlamda
düşüncede nicelik ve nitelik açısından bozukluklar ortaya çıkabilir.
Birçok psikotik hastalıkta düşünce aşırı derecede bozulmuştur. Bu
bozulmanın bir kısmı algılamanın çarpıklaşmasıyla ilintili olduğu
gibi bir kısmı da düşünce fonksiyonunun bizatihi kendisinin
bozulmasıyla ilintilidir. Düşünce mantıkla birlikte yürür. Mantık
medeniyetin oluşabilmesi için sebep-sonuç ilişkilerinin bir
matematiksel kurgudan ibaret olduğunu gösteren anlayıştır.
Düşüncenin sağlıklı olup olmadığına karar vermek için bunun mantıklı
olup olmadığı açısından değerlendirme yapılır. Bireyin iddiaları
mantığa uygunsa düşüncenin normal çalıştığından, mantığa uygun
değilse anormal çalıştığından bahsedilebilir.
Ancak bazı
düşünceler vardır ki mantıksal olarak olabilirliği mümkündür. Ama bu
düşünceler düşünce bozukluğunun ürünüdür. Bireyin yersiz yere eşinin
kendini aldattığı iddiasında veya çevresindeki insanların kendisine
zarar vereceği ili ilgili kuşkularını dile getirdiğinde olduğu gibi.
Bir de öyle düşünceler vardır ki bunların mantıkla ölçülebilmesi
mümkün değildir. Tamamen absürddür. Tanrılık ya da şeytanlık
iddiası, karıncaların CIA’nin ajanı olduğu iddiası gibi. Düşünce
algılanan materyalin bir düzen içinde, tertipli bir şekilde
düzenlenip fikir yürütülmesi süreçleridir. Düşünce bozukluklarında
ise çok çeşitli şekillerde bu tertibin bozulduğu, birlikteliğin
oluşturulamadığı ve sürecin sürdürülemediği gözlemlenir. Bu ağır
klinik tablolarda karşılaştığımız bir durumdur. Hafif klinik
tablolarda ise düşünce bilişsel çarpıtmalara alet edilir. Bilinçli
veya bilinç dışı bir takım süreçlerle birey kazanç elde edebilmek
için düşüncesinin işlemesini çarpık bir şekilde sürdürebilir. Burada
nevrotik bir düzey sözkonusudur.
3. İrade
Bebeklik döneminde
bir yaşından sonra bir eylemi oluştururken bu eylemi yapmak veya
yapmamak fiiliyle karşı karşıya kalmaktayız. O andan itibaren bir
eylemi yapmaya ya da yapmamaya karar veren bir merci bulunmaktadır.
İçimizdeki bu merci ilk ilkel irade çekirdeğimizdir. İrade bir şeyi
yapmak ve yapmamak perspektifinde karar verebilme yetisidir. Bir
şeyi yapmak veya yapmamanın ötesinde birçok alternatifler arasından
bir şeyi tercih edebilme yetisidir. Bu yeti ilk olgunlaşmasını
iki-üç yaşlarında ortaya koyar ki bu dönemde iradenin gerçek
mahiyette teşekkül ettiğini iddia edemeyiz. Ancak iradenin
kullanılabilir bir fonksiyon (işlem) olduğu ve kullanılabildiği
birey tarafından bu dönemde algılanır veya fark edilir.
Ergenlikte ise
irade yetisi çok daha özgürce çok daha güçlü bir şekilde, bireysel
varoluşumuzun ayrı kimliğinin oluşmasının temel bir aracıdır. Kişi
irade sayesinde karara varabildiğini ve aldığı kararı
uygulayabildiğini ve yönelebildiğini fark eder. Bu manada istediği
eylemin yaratıcısı ya da uygulayıcısı odur. Kimse ona müdahale
edemez, o artık geleceğini kendisi belirleyen, kendi kaderini
oluşturan ayrı bir bireydir. İrade yetimizi ortadan kaldırdığımızda
hemen hemen hiçbir özelliğimizi kullanamayız.
İrade,
alternatifler arasında tercihler yapabilme ve o tercihleri
uygulayabilme yetisidir. Bu yeti eğitimle güçlendirilebildiği gibi
tamamen bastırılarak ortadan da kaldırılabilir. Tercih edebilme ve
yönelebilme yetisi olan iradeyi güçlendirdiğimizde ve buna azim ve
kararlılık duyguları eklendiğinde çok güçlü bir kimliğin temelleri
atılmış olur. İrade bu bağlamda bireyin ego XE "ego" gücünün
onaylamadığı içsel dürtülere karşı da durabilme yetisidir. İçsel
dürtülerin onu yönetmesine izin vermeyen ve dürtüler üzerinde
hâkimiyet kurabilen yapı irade gücüdür. Onayladığı ve izin verdiği
dürtüler hayata geçirilirken karşı geldiği dürtüler aktifleşme
imkânı bulamaz.
Bu manada iradesi
zayıf olan bireyler dürtü XE "dürtü" kontrolü zayıf olan
bireylerdir. Dürtüler her zaman var olacağından bunların
hangilerinin etkin kılınacağına ya da durdurulacağına karar veren
yeti irade gücüdür. Bir takım ruhsal hastalıklarda bazen irade hiç
kullanılamadığı gibi bazen de belirli eşik değerlerde kontrol
yetisine sahip olabilmektedir.
4. Dikkat ve
Konsantrasyon
Dikkat ve
konstanrasyon beynimizin fonksiyonel özelliklerinden birisidir.
Sağlıklı algılayabilmek, kavrayabilmek düşünebilmek ve irade
edebilmek için beynimizin dikkat ve konsantrasyon XE
"konsantrasyon" yeteneğinin bulunması gerekir. Biyolojik bir takım
bozukluklarda bu yeteneği kullanmak mümkün olamamaktadır. Ruhsal
sıkıntılar aynı şekilde dikkat ve konsantrasyon yeteneğini bozarlar.
Dikkat, iradenin isteği ile düşüncenin ve kavramanın belirli bir
hedefte odaklanma ve o hedefte durabilme yetisidir. Dikkat eksikliği
ve konsantrasyon bozukluğu olan bireylerde bu yeti çalışmamaktadır.
Bu bozukluk bazen biyolojik kaynaklı olabildiği gibi bazı durumlarda
da sonradan ortaya çıkabilir. Bu durum kalıcı veya geçici
olabilmektedir. Kullanılan bir ilaç veya uyuşturucun etkisiyle geçi
olarak bir dikkat ve konsantrasyon bozukluğu meydana gelebildiği
gibi ağır major depresyonda veya manik-atakta dikkat ve
konsantrasyon bozukluğu bir süre devam eder. Alkol komasına uğramış
bir bireyde veya Alzahimer hastalığında dikkat ve konsantrasyon
bozukluğu kalıcı olarak devam edebilir.
5. Duygulanım
Duygulanım yaşanan
her zaman diliminin kodlanmış ikinci bir dilidir. Konuşma,
bilgilendirme ve düşünce o zaman dilimindeki yaşanan hadiseleri
anlamlandırma çabalarıdır. Bunlar algılama ve kavramayla meydana
getirilir. Ancak yaşanan her hadisenin hemen yanı başında o hadiseye
eşlik eden duygusal bir ton vardır. Bireyin duygulanımının temeli
biyolojik bir yapıya dayanır. Duygulanımla ilgili beyin bölgeleri ve
sinirsel iletişim normal çalışıyorsa algılamaya ve düşünceye uygun
duygulanım paketleri sürece eşlik eder. Yani mutlu olunması gereken
durum ve şartlarda mutluluk, hüzün duyulması gereken şartlarda hüzün
hissedilir. Bu manada birçok insani duygulanım şekli vardır.
Mutluluk, hüzün, zevk, acı, keder, öfke, kızgınlık, sinirlilik,
sıkıntı, bunaltı, iç daralması, kaygı, endişe, huzursuzluk, dingilik
doygunluk, tatmin, haz, hayal kırıklığı ümitsizlik umut, vs.
şeklinde birçok duygulanım şeklinden bahsedilebilir. Psikiyatrik
uygulamalarda daha ziyade depresyon XE "depresyon" ile mani
arasındaki keder ve sevinç spektrumu anlaşılır. Gerçek manada
duygulanım ise yukarıda bahsetmiş olduğumuz tüm insan yapılarını
içine alan yapıdır. Her bir duygunun duygusal spektrumundan
bahsetmek mümkündür. Acının, zevkin, korkunun ve endişenin her bir
olayda bir şiddet derecesi sözkonusudur. Uygun olaylara uygun
duygulanım kodları eşlik ediyor ise bu sağlıklı bir kimliğin
işaretidir. Bazı klinik tablolarda sürece eşlik etmeyen duygulanım
bozuklukları sözkonusu olmaktadır. Manik-depresif XE
"Manik-depresif" psikozda bunu görmek mümkündür. Pseudo bulber
paralizinde sürece uygun olmayan gülme ve ağlama kirizlerini tespit
etmek mümkündür. Bunun haricinde bir takım ruhsal bozukluklarda çok
ciddi duygulanım bozuklukları ortaya çıkabilmektedir.
6. Davranış
Davranış beyin
tarafından algılanan bilginin cevabını yansıtan bir görüntüdür.
Beynimiz kendisine gelen bilgileri değerlendirmekte, yorumlamakta ve
bir cevap oluşturmaktadır. Bu cevap kaslarımıza ulaşarak davranış
dediğimiz örüntüyü meydana getirmektedir. Dıştan gözlemlenen her
türlü hal ve hareketimiz davranış olarak isimlendirilir. Sürece
uygun sergilenen davranışlar sağlıklı bir yapının işaretidir. Yani
uygun düşünceye ve uygun duygulanıma uygun davranışlarla eşlik
edebilmek sağlıklı bir beynin bulunduğunu bize göstermektedir. Bazı
organik veya ruhsal kökenli beyin rahatsızlıklarında davranış
bozukluklarını görmek mümkündür. Düşüncenin ve duygulanımın
içeriğine uygun olmayan davranış kalıpları bireyde ciddi
hastalıkların olabileceğine işaret edebilir. Bu durumda ruhsal
yapının bütüncül olarak değerlendirilebilmesi için bahsi geçen tüm
bu fonksiyonların birlikte ahenkli ve bir hedefe doğru çalışır
olması gerekir. Davranışlarımız böyle bir bütünün ahenkli bir
parçasını oluşturuyorsa bir problem sözkonusu değildir. Bu bağlamda
düşünce, duygulanım ve davranış arasında yakın bir işbirliği ve
birbirini etkileme potansiyeli sözkonusudur.
7. Dürtü
Dürtü, bireysel
varoluşumuzun sürdürülebilmesi için yaratılışımıza uygun olarak
arzulara verdiğimiz isimlerdir. Dürtüler temelde hayatta varlığımızı
sürdürebilmek için gerekli ana elemanlardır. Bunların sayesinde
hayat anlam kazanmakta arzu XE "arzu" ve istek dolu hayatı
sürükleme ve devam ettirme hissiyle dolmaktayız. Dürtü bir yaşam
enejisidir. Dürtülerin özüne indiğimizde iki ana temel dürtüden
bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi her türlü yaşamsal
faaliyetimizi sürdürdüğümüz yaşam enejisi kaynaklı üretken
dürtülerimiz; yemek, içmek, çalışmak, düşünmek, cinsellik vs. gibi.
İkinci ana bölümde ise saldırganlık dürtüleri sözkonusudur.
Özellikle birincil dürtülerin ketlendiği, engellendiği veya hedefe
ulaşamadığı durumlarda bu ikinci tür dürtü XE "dürtü" aktive
olmaktadır. Engeli ortadan kaldırmak, yok etmek, tahrip etmek veya
öldürmek bu dürtünün temel amacıdır. Dürtü içten gelen temel bir
arzu ve istektir. Bu manada her dürtünün bir hedef nesnesi vardır.
Dürtünün amacı hedef nesneye ulaşmaktır. Dürtü hedef nesneye
ulaşabilme arzusuyla dolu bir enerji yüklenir, bu enerji kişinin o
dürtüyü hedefine ulaştırabilme arzusuyla sürdürülür. Hedef nesnesine
yaklaştıkça dürtü XE "dürtü" bu süreçte keyif alır, mutlu olur.
Hedef nesneyi yakaladığında ve bir anahtar kilit gibi onunla iç içe
geçtiğinde dürtünün hazzı doruk noktasına ulaşır ve üzerindeki yükü
boşaltır. Bu keyifli bir yolculuktur. Ancak dürtü XE "dürtü"
hedefine ulaşamazsa ve dürtünün hedefine ulaşma ihtimali zayıflarsa
ya da dürtü XE "dürtü" hedefe doğru giderken engellenirse bu haz
dolu süreç yerini gerilim dolu bir hale bırakır. Artık dürtü XE
"dürtü" gerilimle yüklenmiştir. Bu gerilim birçok dürtüde oluşur
ise bireyi patlama noktasına götürebilir. Birey bebeklik döneminde
bu temel dürtülerini tatmin etmeye çalışır. Ancak sosyal bir varlık
olabilmesi için dürtülerini kontrol etmeyi, toplumun uygun gördüğü
yer ve zamanlarda deşarj etmeyi öğrenmesi gerekir. Bunu yapabilmesi
için de beyinin değir fonksiyonların sağlıklı çalışması gerekir.
Beynin diğer alanları veya ego XE "ego" fonksiyonları sağlıklı
çalışmıyor ise dürtü XE "dürtü" kontrolsüz bir şekilde hedef
nesneye doğru yönelebilir. Bu da bireye toplumsal uyumunda çok ciddi
sorunlar oluşturabilir. Dürtü kontrol bozuklukları psikiyatrinin
temel ilgi alanıdır. Cinsel işlev bozukluklarında kliptomani de
patolojik kumar alışkanlıklarında ve borderline XE "borderline"
kişilik örgütlenmelerinde dürtü XE "dürtü" kontrol bozukluğu
tedavisi için uğraşılan en temel konudur.
8. Zekâ
Zekâ, entelektüel
olaylar arasındaki bağlantıları kurma süratine verilen isimdir.
Kurgulanmış mantıksal yapıda, birbirleriyle bağlantılı olabilecek
mantıksal süreçleri kısa sürede kurabilme yetisi olarak da
adlandırılır. Diğer ruhsal bileşenlerin normal çalıştığı bir bireyde
bu bağlantı kurma sürati yüksekse zekâ seviyesinin yüksekliğinden
bahsedilir. Süratli bağlantı kurma yetisi temelde biyolojik bir
yapıya dayanır. Düşüncenin, kavramanın dikkat ve konsantrasyonun bir
ekip ruhuyla çalıştığı süratli intikal edebilme yetisi entelektüel
zekâ olarak isimlendirilir. Son dönemlerde insanoğlunun tek bir zekâ
çeşidine değil birçok zekâ çeşidine sahip olduğu fark edilmiştir.
Özellikle matematiksel beynin iş gördüğü toplumsal hayatımızda
matematiksel bağlantı seviyesi ve derecesi zekâyla eş değerde kabul
edilmiştir. Ancak görülmüştür ki matematiksel zekânın yanında ondan
daha kıymetli ve değerli olan zekâ türleri de mevcuttur. Klinik
çalışmalarımızda bunu çok daha net görmek mümkün olmuştur. Özellikle
duygusal zekâ, karşıdaki insanların hissiyatlarını sözlü iletim
olmadan algılayıp anlayabilme yetisini ifade etmektedir. Bunun
yanında sosyal zekâ, uzamsal zekâ ve sanatsal zekâ gibi diğer zekâ
türlerinden bahsetmek de mümkündür. Bazı organik ve ruhsal
hastalıklarda zekâ seviyesi düşük olmakta ve böyle bir başlangıçla
hayata başlayan bir birey kimliğini ve kişiliğini oluşturmakta çok
geri planlarda kalmaktadır. Böyle bir yapı hayvanlardan bir adım
önde insanlardan da bir adım geride bir yaşantıyı ve farkındalığı
simgelemektedir. Üstün zekâ düzeyindeki bireylerde ise zekâ sürati
çok yüksek ve kavrama kapasiteleri olağanüstüdür. Bu durum onlarda
zaman zaman avantaj olabildiği gibi çoğu zaman dezavantaja
dönüşmektedir. Birinci etapta zekâlarına güvenen bu bireyler tembel
kalmakta, irade etmek, çalışmak, azmetmek, kararlı olmak, uzun
süreli eyleme yönelmek gibi yetilerini geliştirememektedirler.
Bunları başarabilen zeki bireyler ise toplumsal uyumda diğer
insanlardan zekice yankılar alamadıklarından dolayı derin bir
yalnızlık çekmektedirler.
9. Konuşma
Düşünmenin yanında
insanı insan yapan temel özellik konuşabilmesidir. Konuşma
insanoğlunun, genetik evriminin en son aşamasında ulaştığı muhteşem
bir işlevsel etkinliktir. Eşyanın ve düşüncenin sesle kodlanması, bu
sayede insanlar arası iletişimi mümkün kılmaktadır. Konuşma
sayesinde hayvanlıktan kurtulup medeniyet kurma yeteneğine sahip
olmuşuzdur. Her birey konuşma potansiyeli ile doğar. Konuşma bir
yaşına gelen çocukta spontan bir şekilde aktive olur ve konuşma
yetisi faaliyete geçer. Böylece birey bir dil öğrenir. Herkesin bir
ana dili vardır. Anadil, eşyayı ses simgeleriyle kodlama dilidir.
Konuşma düşünce, mantık ve matematikle çok yakından ilintilidir.
Konuşmanın kendi içerisinde mantıksal bir kurgusu vardır. Sesin
eşyayı etiketleme özelliğinde insanlık tarihinin kodlanmış yapısını
bulmak mümkündür. Konuşma düşünülen şeyin algılanan yapının sese
dönüştürülmesidir. Bu süreçlerde herhangi bir problem yoksa sağlıklı
bir bireyden bahsetmek mümkündür. Ancak birçok organik ve ruhsal
beyin hastalıklarında ilk bozulan fonksiyonlardan birisi konuşmadır.
Konuşma rahatsızlığın bir indikatörü gibidir. Konuşmanın sürati
yavaş veya hızlı olabilir. Konuşmada, kelimelerin ardı ardına bir
şekilde birbirine eklenerek cümle kurulması, cümlenin anlamlı bir
cümle olması, önündeki ve ardındaki cümleyle anlam bütünlüğü
içermesi ve bir hedefe yönelmesi gerekir. Bu, konuşmanın şekil
açısından irdelenmesidir. Cümle yapısının düzgünlüğü, öncül ve ardıl
cümlelerle bağlantısı ve bir hedefe yönelebilmesi konuşmanın nicel
olarak sağlıklı olduğunu gösterir. Ancak konuşmanın içeriğinin
düşünceye, duygulanıma ve davranışa da uygun olması gerekir.
Mantıksız duygulanıma ters ve davranışla çelişkili konuşma tarzı
hastalıklı bir yapının işaretidir. Çok çeşitli hastalıklı konuşma
şekilleri olabilir. Absürd konuşma, anlamsız konuşma, yandan
konuşma, kelime salatası, dil uydurma, simgesel konuşma ve kafiyeli
konuşma, konuşma bozukluklarından birkaçıdır.
10. Bilinç
Yukarıda bahsetmiş
olduğumuz tüm ruhsal bileşenlerin sağlıklı çalışması durumunda
kişinin ulaşacağı nokta bilinç halidir. Yani farkındalığı fark etme
halidir. Bu beynimizin özellikle pre-frontal korteks XE "korteks"
dediğimiz ön beyin kabuğunun işlevidir. Ön beyin kabuğunda
milyarlarca data ruhsal bileşenlerle birleştirilerek bunlara bir
anlam bütünlüğü kazandırılmakta ve kişi bilinçliliğini fark
etmektedir. Bir nevi yukarıdaki ruhsal bileşenlerin koordinasyonu
sonucunda ulaşılan sinerjist üst bir etki halidir. Ruhsal
bileşenlerin her birini birer notaya benzetirsek bunların ardı
ardına bir şekilde bir enstrümanla seslendirilmesi anlamlı bir
besteyi ortaya çıkarmaktadır. İşte buna bilinç demek mümkündür.
Bilinç, ne bunların toplamından ibarettir ne de onlardan ayrı bir
şeydir. Bu yapıların entegrasyonunun tamamen bozulduğu durumlarda
koma halinden yani bilinçsizlikten bahsedilebilir. Kısmen bozulduğu
durumlarda ise yarı koma yada yarı bilinçli halden söz edilebilir.
11. Hafıza
Yukarıdaki ruhsal
bileşenlerin sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için dış dünyadan
alınan tüm materyalin bir yerde depolanıp saklanması gerekir. Daha
sonra da saklanan yerden geri çağrılıp uygun bir şekilde
kullanılması gerekir. Bu, beynimizin hafıza bileşeninin özelliğidir.
Bir bireyin algıladığı ve kavradıklarını beyindeki hafıza
kayıtlarında tutabilme yeteneği var ise sistemi çalıştırmak mümkün
olabilmektedir. Bazı bireyler biyolojik yapılarına uygun olarak
doğuştan getirdikleri materyalle hafızaya daha süratli kaydedebilme
ve hafıza kayıtlarından da daha süratli bir şekilde geri çağırım
yapabilme yetisine sahiptirler. Bazı bireylerde ise hafızaya
kaydedebilme ve geri çağırabilme yetisi zekâda olduğu gibi daha
zayıftır. İnsanlarda birçok hafıza şeklinden bahsedilebilir. Bu bir
türlü yaşanan bir olayın belirli şekillerde hafıza kayıtlarında depo
edilmesi anlamındadır.
Beynimizin sağ ve
sol yarım küreleri farklı fonksiyonlar yürütmektedir. Sağ beynimiz
daha çok romantik, duygusal, sanatsal ve görsel alanlarla ilgili
iken sol beynimiz mantık, matematik ve dil gibi alanlarla ilgilidir.
Dolayısıyla bir olayı yaşarken sağ ve sol beynimiz kendi açılarından
olaya yaklaşmaktadırlar. Bu durumda bu olayın hafıza kaydı tutulması
durumunda sağ beyin daha çok görsel materyale bağlı bir hafıza kaydı
tutarken sol beyin matematiksel, mantıksal veya dile bağlı yani
simgesel hafıza kaydı tutmaktadır. Hafıza kayıtlarından geri çağırım
ise ya görsel bellek vasıtasıyla ya da sol beyin vasıtasıyla
olabilmektedir. Bu nedenle bireylerin çalışmalarında hafızalarını
güçlendirebilmek için hâkim olan beyin yapısına göre yönlendirilmesi
daha uygundur. Sol beyin hâkimiyeti olan bireylerde daha çok yazıya,
mantığa veya rakamlara dayalı bir hafıza kaydı sistemi
çalıştırılmalıdır. Sağ beynin hâkim olduğu bireylerde ise görsel
materyalin, işitsel materyalin, kokusal materyalin, duygusal
materyalin ve tatsal materyalin işlendiği bir hafıza türü ile
çalışmalar sürdürülmelidir. Sağ tarafta his ve duygu ön planda iken
sol tarafta mantık ön plandadır. Sağ beyinde simgelerle donatılmış
insani özümüz mevcutken sol beynimizde simgeleştirilmiş
duygularımızın medeni yapısı mevcuttur. Bazı bireylerde doğuştan ve
sonradan hafıza kayıtlarında bozukluklar meydana gelmektedir.
Bireyin hafıza kaydı ortadan kaldırıldığında dünyası yıkılmakta ve
hafıza kaydı yok olmaktadır. Nevrotik-travmatik amnezilerde birey
bir anda hafıza kayıtlarına ulaşma yetisini kaybetmekte geçmişi
olmayan kimliksiz bir varlık olarak ortada kalmaktadır. Kim
olduğunu, ne olduğunu bilememektedir. Travmaya bağlı bir şekilde
geçici olarak meydana gelen bu hafıza kayıpları hipnotik trans XE
"hipnotik trans" çalışmalarıyla ve diğer bir takım yöntemlerle
ulaşılabilir hale getirilmektedir.
Alzahimer
hastalığında ise beynin korteks XE "korteks" bölgesinin organik
tahribatı sonucunda hafıza kayıtları tamamen ortadan kalkmakta ve
hafıza kayıtlarına ulaşmak mümkün olmamaktadır. Klinik tablonun
şiddet derecesine göre de hatırlananlarla hatırlanmayanlar belirli
düzeyde ortaya çıkmaktadır.
12. İçgörü
İçgörü,
farkındalık düzeyini artırmış bir bireyin kendisi ile ilgili bir
takım bilgilere ulaşabilme yetisidir. Her bireyin içerisinde
kendisini etkileyen pozitif ve negatif güçler XE "negatif güçler"
vardır. Çoğu zaman iç dünyamızda kendimize veya egomuza ters gelen
bir takım istek, arzu XE "arzu" , dürtü XE "dürtü" ve yönelimleri
görmezlikten geliriz. Bir nevi kendi kendimizi kandırırız. İşte
içgörü, bu durumların farkında olabilme yetisidir. Kendisini
etkileyen güçlerin etkilerini görebilen, normalle anormali
ayrıştırabilen ve doğru ile yanlışı fark edebilen bir kavrayıştır.
Yukarıda bahsetmiş
olduğumuz bileşenlerin sağlıklı olduğu bir beyin yapısında bir
kimliğin inşa harekâtı başlayacaktır. Yukarıdaki malzemeler
kurulacak olan kimliğin temel yapı taşlarıdır. Bu yapı taşlarının
sağlam olduğu kabul edildiğinde bu biyolojik yapının üstüne sanal
bir yapı yüklenecektir. Bu çalışmamızda bu sanal programın bir
bireye adım adım nasıl yüklendiğini, nasıl yüklenmesi gerektiğini,
nerelerde hatalar yapılabileceğini ve bu hataların ne tür sonuçlar
doğurabileceğini göstermeye çalışacağız.
Bu çerçevede bir
kimlik ve kişiliğin içinde, birbirinden tamamen ayrı, birbiriyle
tezat teşkil eden birçok yapının oluştuğunu öğreneceğiz ve
gözlemleyeceğiz. Bu yapılardan bir kısmı kişiyi rahatsız eden, onu
sıkıntıya sokan ve bunaltı yaratan yapılardır. Bu yapılar, kişinin
kimliğinin içine sinerek onun ruhuyla içi içe geçmiş ve kişiliğiyle
bütünleşmiş yapılardır.
Kaplumbağanın,
sırtındaki kabuğundan kaçmak için koşması ve kaçması ne kadar abes
ise bir bireyin içindeki bunaltı ve sıkıntıdan kaçması da o kadar
abestir. Bunaltı ve sıkıntıyı halledebilmesi için farkındalığının
artması gerekir. Aksi takdirde kaplumbağanın yaptığı şeyin aynısını
yapar, yani hastalığını her yere taşır. Kendi kimlik ve kişilik
özellikleri gibi hastalıklı öğeleri de savunur. İçgörü, bireyin
ruhuna sinmiş, kimliğini işgal etmiş ve onun bir parçasıymış gibi
görünen hastalıklı veya bozuk öğeleri fark etme yetisidir.
Kişi öncelikle
kendi içinde kendini işgal eden, kendine zarar veren bu kimlik
parçalarının ayrımına varmalı kendi bireysel sağlıklı yapısını bu
hastalıklı öğelerden ayrıştırmalıdır. Bu yeti ancak içgörü sayesinde
mümkün olabilir. Ruhsal tedavilerimizin ana dayanaklarından birisi
kişinin bu yetisine sığınmak ve bunu güçlendirmektir. Bu yeti
sayesinde sağlıklı kişilik parçaları ile hastalıklı kişilik örüntüsü
birbirinden ayrılır ve kişinin hedefi hastalıklı kimlik öğelerini
ortadan kaldırmaya yönelir. Bu da tedavinin temel basamağıdır.
Maliye Bakanlığı Satış Fişimiz var.
Sipariş İçin Tıkla
Kapıda ödeme kolaylığı.
 |
0 542 252 70 62
0 532 402 77 44
0 464 217 18 81
0 464 214 55 33
birtat@birtat.com.tr
|
 |

Ürünlerimizin, yetkili kurumlar tarafından, gerekli
denetimleri yapılmıştır.
Ayrıca ürünlerimizin çoğu FDA Sağlık Örgütü tarafından da
denetlenmekte ve İşyerimizin Tarım Ve Köy İşleri Rize İl
Müdürlüğü ES - 53 – 0020 Numarası İle Satış Yeri Kayıt
Belgemiz Vardır.
BİRTAT – 1959’DAN BERİ.
Yarım asırdan fazla, güvenle hizmetinizde

Önemlidir.
Bu sitede bulunan her ürün besin (gıda) takviyesidir.
Dr'nuza Başvurun. Tedavi amaçlı veya ilaç yerine
kullanılamaz. |